12 Aralık 2010 Pazar

Semih Kaplanoğlu Konuşur...

Fotoğraf: Sancar Dalman

semih kaplanoğlu-cihat duman

İç-Gündüz

Semih Kaplanoğlu Konuşur...


– Sondan başlayalım isterseniz, üçleme gibi. Yeni bir film projeniz var mı? Kimler görev alacak bu projede?

Daha henüz bir şey yok üzerine konuşabileceğim; şu olur, bu olur; şu senaryo olur, bu senaryo olur…

– Hayırlısı olsun. Cioran’ın bir sözü var: “nihai dersleri ancak sanat dışında yaşayanlar çıkarabilirler. İntihar, azizlik, kötü alışkanlık- yetenek yoksunluğunun nice biçimi. İster doğrudan ister kılık değiştirmiş, söz, ses ya da renk aracılığıyla yapılan itiraf, iç kuvvetlerin birikmelerini durdurur ve dışarının dünyasına atarak bu kuvvetleri zayıflatır. Her yaratma fiilini bir kaçış etkeni haline getiren kurtarıcı bir azalmadır bu. Fakat enerjilerini biriktiren kişi, baskı altında, kendi aşırılıklarının kölesi olarak yaşar; mutlak içinde batmasını hiçbir şey engellemez…” Sizin itirafınız önceleri şiirleydi. şimdiyse sinema. Öncelikle şiir yazmaya devam ediyor musunuz? Sonra da bu iki sanatın sizce neden yakın durduğunu öğrenmek isterim?

Valla, bir şair gibi şiir yazmıyorum, yani yazamıyorum. Çünkü şiire tüm hayatınızı vermeniz gerekir. şiir boşluk kabul etmez. Ama karaladığım şeyler de yok değil. Öyle söyleyeyim. Filmle ilgili, sinemayla ilgili süreçte her zaman şiir benim için bir üretme yöntemi olarak başvurduğum bir bilgi. Şiir bütün sanatların özünde yer alan bir şey. Şiir bizi nesneyle, zamanla, mekânla ilişkilendirir. Yani şiirin süzgecinden geçmemiş bir yapıt bence her zaman bir eksikliği barındırır içinde. Yani bu görsel sanatlar da olabilir, edebiyat da olabilir. Şiir ön koşullardan biridir. Yani dünyayı anlamak için, verili dili kırması hasebiyle aslında dile karşı bir yapıdır şiir.

– Dile karşı gelen bir yapı… Yani bunu düzyazıya…

Aslında sözcükler bizim anlaşmamızı sağlayacak şeyler değil. Sözcükler iletişime yaramazlar. İletişim üstü bir şeydir sözcükler. İletişimin, algının olmadığı yerde şiir devreye giriyor.

– Yani şiir dili gerçek dilden bir kaçış ise sizin sinemanızın dili de gerçek dilden bir kaçıştır.

Hayır, böyle yorumlayamayız. Bu yanlış bir yorum. Ben “gerçek” diye bir kelime kullanmıyorum. Yani bunu böyle yorumlarsanız yanılırsınız.

– “Gerçek” derken, ben bizim algıladığımız gerçekten bahsediyorum.

Şimdi terminolojiyi doğru kullanmamız lazım. Yani ben algıdan da bahsetmedim, gerçekten de bahsetmedim. Ben dilden bahsettim. İletişim dilinden bahsediyorum, insanların kurduğu dilden bahsediyorum. Şimdi konuştuğumuz dilden bahsediyorum. Farkındaysanız sinemamda çok az konuştururum. Ben de çok fazla konuşmayı seven biri değilim. Gördüğünüz gibi şu anda zaten anlaşılmazlık başlıyor. Siz kendiniz “gerçek” diyorsunuz. Halbuki ben gerçeğin adını anmadım. Bir de şu yaptığınız alıntıyı ben hiç anlamadım. Hiçbir şey anlamadım alıntıdan. Ve Cioran’ı hiç sevmem.

– Çok melankolik mi buluyorsunuz?

Hayır, onun nihilizmini hiç sevmiyorum. Yani bu sorunuz ondan temellendiği için bağlantı kuramıyoruz sizinle. Yani… (Burada Semih Kaplanoğlu nefesini tutup bekliyor. Susuyor.)

– Anladım. Diğer sorumuza geçelim. Kısa süreliğine de olsa Ece Ayhan ile aynı evi paylaştığınızı, bir zamanlar edebiyat dergilerinde şiir yayımladığınızı biliyorum. şiirle yoğun olarak hemhal olduğunuz o yıllarda en çok etkilendiğiniz, takip etiğiniz şair kimdi?

İkinci Yeni’yi yoğun olarak takip ettim. modern Türk şiirini diyelim; bir ucu Yahya Kemal’e ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a diğeri Ahmet Hâşim’e değen bir tarafıyla da Edip Cansever, Turgut Uyar’a eklemlenen o şiiri takip ettim. Özellikle İlhan Berk, Ece Ayhan, Behçet necatigil, Sezai Karakoç gibi şairle-ri yoğun okudum, etkilendim. Hâlâ da okuyorum. O şairlerden hem şiirle ilgili bir zevk hem de bir okuma ve öğrenme yönü kazandım. Öte yandan o tarihlerde çok gençken, yirmili yaşların başındayken onlarla tanışmış olmam, -Ece ağabeyle ve diğerleriyle- beni etkilemiştir. Onların ortaya koyduğu ahlaklı yaşama, hayatla kurdukları bağlantı ve eserlerinde yaptıkları şeyler bir tutarlılık içinde oluyordu. Sadece şiir yaparkenki tutumları değil, hayatı yaşarkenki tutumları da önemli bir değerdi.

– Siz söylerken kafama bir soru takıldı: Ece Ayhan’ın bazı durumlarını anlatan kitaplar var. Bunlarda Ece Ayhan sizin bahsettiğiniz gibi tutarlı bir hayat yaşamadığını biliyorum ben.

Tutarlılıktan ne anlıyorsunuz siz?

– Tutarlı derken, iki gün sevdiği bir insana üçüncü gün savaş açabilen bir insanmış. Biz öyle duyduk.

Öyle duymuşsunuz ama mesela bunda karşı tarafın da hataları olabilir. Ece, zor bir adamdı. Benim tutarlılıktan kastım şudur: Kendi şiiri ile kendi hayatı arasında görülmez bir şekilde tutarlılık var.

– Cahit Zarifoğlu’nda da olan bir şeydir.

İnsan ilişkisi çok başka. Bu ilişki tek yönlü değildir. Ece çok duyarlı, insan gibi insan olan bir insandı. Haksızlıklara, sadece kendisine yapılmış değil bir başkasına yöneltilen haksızlığa da tepki gösterirdi ve davranışlarında insanlığı, “ahlakı” gözetirdi.


(Küçük bir kısmını yayınladığımız söyleşinin devamını 8. sayımızda okuyabilirsiniz.)

AFYON!

Tülin Özen'in gözünden Semih Kaplanoğlu

“Semih Bey, Sette ‘Hediye An’ Diyebileceğim Bazı Anları Yakaladığı Zaman Mutlu Olur ve Bunu Filme Dahil Eder.” başlığını taşıyan Tülin Özen-Cihat Duman söyleşisini yeniyazı'nın 8. sayısında bulabilirsiniz.

Bitmez Bu şiirin Gamı, Keyfiyyeti: Eski Türk Edebiyatında Afyon

(Burada tadımlık bir parçasını gördüğünüz Bahadır Sürelli'nin yazısının tamamını dergimizin 8. sayısında okuyabilirsiniz.)

Eski Türk edebiyatında şarap, esrar ve afyon hem insan zihninde yarattıkları hâller hem de temsili (alegorik) anlamları dolayısıyla oldukça önemli bir yer tutar. Gönül Alpay Tekin’in de belirttiği gibi bu, maveraünnehir, Horasan, İran ve Anadolu’da daha 12. ve 13. yüzyıllardan beri yaşayan ulusların, özellikle sufi dervişlerin arasında şarap içme ve afyon çiğnemenin yaygın olması sonucunda, yaşantının edebiyata yansımasından ve bu ülkelerde iyice gelişip yerleşen birtakım felsefi düşüncelerin şarap ve afyon ile temsil edilmesi yoluna gidilmesinden doğmuştur. Bilindiği üzere lirik Osmanlı şiirinde aşk, sevgili, gül ve bülbül gibi remizlerden sonra kendisinden en çok bahsedilen şeylerden biri de müskirat, yani keyif ve sarhoşluk verici maddelerdir. Sadece gazellerde değil, müskiratı anlatmak için yazılmış olan manzumelerde ve hatta kimi zaman müstakil eserler şeklinde yazılmış alegorik mesnevilerde de (çoğunlukla da sakinamelerde) karşımıza çıkarlar. Örneğin Nevizade Atayi’nin (öl. 1635), revani’nin (öl. 1523), Hayreti’nin (öl. 1534), Kâşif ’in (d. 1666) ve Ayni’nin (d. 1766) sakinameleri ya da işretnamelerinin yanı sıra; Fuzuli’nin (öl. 1556) Beng ü Bâde’si, Yusuf Emiri’nin (öl. 1433) Beng ü Çagır’ı gibi eserler sadece afyon, esrar, şarap ya da benzerlerinden bahsetmeleri dolayısıyla bu literatürün önemli örnekleri olmuşlardır.

Divan şiirinde macun, toz, gubar, hatt, cür’a, tiryak, gam, ecza, terkib, beng, türab, hap, berş, dud-ı siyah gibi ifadeler hep afyon veya esrar anlamında kullanılmıştır. Örneğin, “ne berg-i güldür o leb çiğnesem şeker sanırım” (o dudak nasıl bir gülün yaprağıdır, çiğnediğim zaman şeker sanıyorum) diyen Nedim de sevgilisinin dudağını gül yaprağına benzeterek, tıpkı haşhaş içenler gibi kendisinin sevgilisinin dudağını çiğnediğini anlatmıştır.

Özellikle ramazan aylarında tiryakilerin sahur vaktinde kâğıda sarılmış afyon hapları yuttukları bilinmektedir. Divan edebiyatında bazı beyitlerde bu şekilde kefene sarılan afyonun telli duvaklı bir geline benzetildiğine rastlarız. Afyonun en çok benzetildiği şeylerden biri de sevgilinin benidir. Hem şaraba kıyasla “kuru” olması hem de fiziksel olarak bir sevgilinin yüzündeki siyah benleri andıran hap şeklinde olması dolayısıyla sıklıkla “ben”lere benzetilmiştir afyon. Nitekim Nevizade Atayi’nin “habb-ı siyâh-ı hâl-i le-bündür gıdâ-yı rûh” (ruhumun gıdası, dudağının hapa benzeyen siyah benidir) demesi de bundandır.

Esrar, toz halinde bulunduğu için aynı zamanda çokluğu dile ge-tirir. Tasavvufta ise çokluk, evrende görülen çeşit çeşit nesneler ve olaylar aslında ‘bir’in görünümleridir. Bu çokluktaki birliği (tevhidi) gören kimse buna hayran kalır. Aynı şekilde toz halindeki esrarı içen kişiye de hayran adı verilir. 17. yüzyıl şairlerinden Sabuhi Dede’nin aşağıdaki beyiti de işte bu şekilde hayran olmakla ilgilidir. Sofuların şaraptan vazgeçerek (ya da şarap içmeyi reddederek) feleğin sırları içerisinde, şarap yerine esrar içerek kendilerini kaybettiklerini, hayranlığa düştüklerini anlatmakta ve bunu bir sersemlik olarak nitelendirmektedir:

“Sûf îyi gör ki geçip devr-i mey-i gül-fâmdan
Çarhın esrârında hayrân oldu sersemlik budur”

[...]

Yaraya Tutulan Ayna

2010 Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nü alan dergimiz yayın kurulu üyesi Gökhan Arslan'ın ödüllü dosyası Mayıs Yayınları'ndan çıktı!


hadi kalk, eve gidelim artık

hayat bu gece bize yatıya gelecek

yarın sabah erkenden; k a n a h ü r m e t

YGS deneme sınavında yeniyazı!

Dergimiz okurlarından biri, YGS deneme sınavlarından birinde aşağıdaki soruya rastlamış. Sevinelim mi üzülelim mi bilemedik!?

(I) Günümüz şair ve yazarları, Türkiye’nin her yanında yüzlerce dergi yayımlıyor. (II) Ama bunların çoğu ülke genelinde etkili olamıyor; dikkati çekecek, okunacak nitelikte değil. (III) Geçenlerde, bu dönemin yayınlarından biri olan, genç kuşak edebiyatçıların çıkardığı “Yenizyazı” adlı dergi elime geçti. (IV) Öncekilere göre daha fazla şiir dosyasının incelendiği ve bu yönüyle okurlarına doyurucu gelen dergi, henüz iki yaşında. (V) Dergide hem genç kuşağın şiir ve öykülerinin en yetkin örneklerini takip edebiliyorsunuz hem de Türk ve dünya edebiyatının özgün çalışmalarını. (VI) Yeniyazı, bu nitelikleriyle sürekli izlenebilecek farklı çizgide bir dergi olmaya aday görünüyor.

Bu parçada numaralanmış cümlelerin hangisinden başlanarak sözü edilen dergiyle ilgili olumlu eleştiriye yer verilmiştir?

Necmiye Alpay yazdı: "Yeniyazı", yeni şiirler


Necmiye Alpay'ın 30 Kasım 2010'da Milliyet Kitap ekinde yayınlanan yazısı:


"Yeniyazı", yeni şiirler

İyi edebiyat dergileri bize şaşırtıcı, zamanın değerini hissettiren bir şeyler sunan dergilerdir. Bu bir şeylerin içinde, bildiğimiz bir yazara ilişkin bilmediğimiz olgular, değerlendirmeler vardır, yeni yazarlar, öyküler, şiirler, haberler, anmalar, duyurular vardır. Ne vakit iyi bir edebiyat dergisini kaçırsak, bizde yeni bir eksiklik doğar.

"Yeniyazı" dergisinin ilk sayısı 2009'un temmuz-ağustos aylarında çıkmıştı. Ben yalnızca ilk sayısını edinip orada kalmışım, biraz da talihsiz bir şeyler yüzünden. Geçenlerde bir arkadaşım bu dergiden söz edince tüm sayılarını (şu ana kadar yedi sayı) edindim ve kaçırdıklarım arasında bir yığın "çerçeve"nin de olduğunu gördüm.

"Çerçeve", dergilerde genellikle "dosya" adı verilen çalışma türünün "yeniyazı" dergisindeki adı: Belirli bir yazarı, yapıtı ya da izleği enine boyuna ele almaya çalışan bölümler kastediliyor. "Yeniyazı"nın bugüne kadar çıkan yedi sayısındaki "çerçeve"lerde sırasıyla şu yazarlar konu edinilmiş: Seyhan Erözçelik, Nurdan Gürbilek, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Ülkü Tamer, Orhan Koçak ve Mıgırdiç Margosyan.

Bu çerçevelerden Nurdan Gürbilek ve Orhan Koçak başlıklı olanları özellikle nadirattan sayılmalı: İki eleştirmen, birbirleriyle ilgili "çerçeve"ler için de birer yazı yazmışlar.

Gürbilek ile Koçak'ı okurken, ikisinin yalnızca düşünsel düzeyleri açısından değil, dergidaşlıkları (Ekim-Kasım 1987 - Kış 2002 arasında yayımlanmış olan ünlü "Defter" dergisi) ve giderek yazı geçmişleri ile üslupları açısından da birbirlerine ne kadar yakın olduklarını daha güçlü bir biçimde hissettim. Öyle görünüyor ki bu yakınlık aynı zamanda birbirlerini en esaslı biçimde eleştirebilmelerini sağlamıştır.

Nurdan Gürbilek'le "yeniyazı"da ayrıca 4. sayıdaki "Böcek" başlıklı "atölye" bölümünde karşılaşıyoruz: Kafka konulu, yayımlanmamış bir yazısı var orada...

Herhalde şimdi "yeniyazı"dan söz etmeye neden 'kaçırmak' kavramı çerçevesinde başlamış olduğum daha iyi anlaşılmıştır. 'Kaçırmamış' olan okurlar da anlayacaklardır sanıyorum beni.

***

"Yeniyazı" daha önce fanzin olarak çıkıyordu. Bazı fanzinler bizim ana karnındaki halimiz gibi oluyor: Sonradan dergi olarak doğuyorlar ve doğduklarında hayata yeni başlamışlar gibi sayılar sıfırlanıp numaralandırma 1'den başlıyor.

Bende fanzinin yalnızca 2. ve 5. sayıları var. Bu iki sayıdan Kasım 2008 tarihli olanında türlerarası, yarı öykü, bir sayfalık bir metin vardı. Yer ile zamanı bir kılan anlatımıyla dikkat çeken bir metindi; "Eşyam yok hepsi geçmişte kaldı" filan diyordu. Yazarı, Cihat Duman.

Cihat Duman'ın adı, şimdi hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Ya da Pişman Değilim".

Fanzinin editörü Yavuz Türk'ün adı da öyle; hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Kumaş".

İki şairin arasında başka yakınlıklar da gözlemlenebiliyor. Türk'ün kitabındaki "İronik Haziran" adlı şiir Cihat Duman'a adanmış. Ve ikisi de "yeniyazı"da yeterince düzyazı yazmamış. Oysa ilk sayıdaki yazıları daha fazlasını vaat ediyordu.

Ancak, bu sürenin sonunda şiir kitapları çıktı. Kitaplarından belli ki, bir süreçti söz konusu olan. Geçen sürede şiiri ve şiirdışını temel boyutlarıyla sorgulamışlar ve bunu şiir yoluyla ortaya koymuşlardı. Sonuçta ortaya, sorgulayıcılık gibi genel bir özellik taşıyan özgün şiirler çıkmış.

Dolaysız bir sorgulama denemez bu şiirlerdekine. Ancak, iki şairin sorgulamayı gizlemeye çalıştıkları da söylenemez. İşin içinde, şiir kavramını yok etmek kadar, hatta daha çok, mirasa saygı sunmak da var. Yavuz Türk'ün "İronik Haziran" adlı şiiri bu açıdan da anılabilir: Cemal Süreya'nın "Ölüyorum tanrım"ından Hasan Hüseyin'in "Haziranda ölmek zor"una, dolayısıyla Orhan Kemal'e ve Nâzım'a kadar giden selamlar okunuyor orada.

Her iki şair de bu aşamada yazıdan çok şiirle düşünmüşler. Belki henüz bocalama aşamasını geride bırakmamışlar ama, çokboyutlu bir şiir yazdıkları da açık.

10 Aralık 2010 Cuma

Afyonun Keyfi

5 Temmuz 1903 tarihli Le Petit Journal gazetesinin kapağı


İlk defa afyon alalı öyle uzun zaman oldu ki, hayatımdaki sıradan hâdiselerden biri olsaydı aradan kaç yıl geçtiğini bile hatırlamıyor olabilirdim: Lâkin esaslı hâdiseler unutulmuyor; irtibatlı diğer olaylar sâyesinde de bunun 1804 sonbaharına tesadüf ettiğini hâlen hatırlayabiliyorum. Bahsi geçen mevsimi mekteb-i âlîye başladığından beri ilk kez geldiğim Londra’da geçirmiştim. Afyonla tanışmam da şu vesîleyi müteâkıben vuku buldu. Daha küçük yaşlardan itibâren kafamı günde en az bir defa soğuk suyla yıkamaya alışmıştım: Ânîden dişim ağrımaya başlayınca da bunu alışkanlığıma gayri ihtîyâri bir şekilde ara vermemin sebep olduğu laçkalığa hamlettim ve yataktan fırladığım gibi kafamı bir tas soğuk suyun içine daldırdım; sonra da saçım ıslak vaziyette tekrar uykuya daldım. Gayet tabiî ertesi sabah başımda ve suratımda dayanılmaz romatizma ağrılarıyla uyandım ve neredeyse yirmi gün boyunca hemen hiç aralıksız devâm eden korkunç bir eziyete mâruz kaldım. Hatırladığım kadarıyla yirmi birinci gün, günlerden de pazardı, sonunda kendimi sokağa attım; gayem belli bir yere gitmekten ziyâde, şâyet mümkünse bu eziyetten kaçmaktı. Tesâdüfen karşılaştığım ve okuldan tanıdığım biri bana afyon almamı tavsiye etti. Afyon! Akla hayâle sığmaz keyif ve eziyetlerin korkunç fâili! Ondan bir kudret helvası ya da âb-ı hayat gibi bahsedildiğini işitmiştim fakat hakkında başka hiçbir şey bilmiyordum: O vakit ne kadar da mânâsız bir kelimeydi bu! Halbuki şimdi ne hazin anıların canlanmasına sebep oluyor! Kimi kederli kimi mesut pek çok hâtıra nasıl da yüreğimi sarsıyor! Bu hâtıraların da etkisiyle bir an için de olsa bana Afyon Tiryakileri Cenneti’nin kapısını açan (onun alelâde bir ölümlü olduğunu farz edersek) şahısla ve bu hâdisenin yeri ve zamanıyla alâkalı en ince ayrıntının bile kutsal bir önem taşıdığı hissine kapılıyorum. Yağmurlu ve sıkıcı bir Pazar günü vakit öğleden sonrayı bulmuştu: Şu bizim seyyârede de yağmurlu bir pazar günü Londra’da oluşan manzaradan daha kasvetli bir temâşâya rastlamak mümkün değildir. Evime dönmek için Oxford Sokağı’nı katetmem gerekiyordu; tam (Bay Wordsworth’ün onu onu lütufkârca yâd ettiği sıfatla) “muhteşem Panteon’un” yanından geçiyordum ki bir eczane gördüm. Eczacı – sunduğu ilâhi keyiften bîhaber bir râhip! – sanki bu yağmurlu pazara nispet yapar gibi bir pazar günü herhangi bir eczacıdan beklenebileceğinden de daha ruhsuz bir şekilde alık alık bana bakıyordu: Afyon tentürünü ricâ ettiğimde de sanki sıradan bir iş yapıyormuş gibi onu önüme bırakıverdi: Hattâ bir de kendisine verdiğim şilini aldıktan sonra bana bildiğimiz ahşaptan yapılmış sıradan bir çekmeceden çıkardığı ve bildiğimiz bakırdan yapılmış gibi görünen yarım penilik bir sikke iâde etti. Mâmâfih, sıradan bir insan olduğuna dair taşıdığı tüm bu alâmetlere rağmen bu adam, tâ o günden beri benimle alâkalı husûsî bir vazîfe ifâ etmek üzere yeryüzüne gönderilmiş ölümsüz bir eczacının aziz hayâli olarak zihnimde yer etmiştir. […]

Odama döndüğümde hiç vakit kaybetmeden tavsiye olunan miktarı aldığım tahmin edilecektir. Hâliyle afyon istimâlinin bir sanat olduğundan ve bu sanatın sırlarından tamamen bîhaberdim: Aldığım kadarını da çoğunu ziyân ederek aldım. Lâkin alacağımı da aldım: – Aradan bir saat geçmemişti ki, of! aman! Nasıl da ihyâ oldum! Ruhum hapsolduğu derinliklerden nasıl da göklere yükseliverdi! İçimde nasıl bir kıyâmet koptu! Ağrılarımın geçmiş olmasının artık benim için hiçbir ehemmiyeti kalmamıştı: – Bu menfi tesir, keşfettiğim muazzam müspet tesirin içinde – bu vesîleyle ânîden karşıma çıkan ilâhî zevk kuyusunun derinliklerinde kaybolup gitmişti. Bu bir devâ-yi küll, yani insanın her derdine devâ olabilecek bir idi: Feylosofların eski çağlardan beri hakkında münâkaşa edip durduğu mutluluğun sırrını bir anda keşfettim: Artık onu bir peni karşılığında satın alıp yeleğimin cebinde taşıyabilirdim: Yahut bu saadeti bir pintlık bir şişeye sığdırıp her yere götürebilirdim: Hattâ posta arabasıyla galon galon huzur dağıtmak bile mümkündü. Lâkin ben böyle konuştukça okuyucu alay ettiğimi düşünecektir: Ona temin ederim ki, afyonla haşır neşir olan hiç kimse uzun süre gülemez: Onun verdiği keyfin bile ciddî ve vakur bir mâhiyeti vardır; afyon tiryakisi en mesut ânında dahi l’Allegro bir kılığa bürünemez: O esnâda bile söyledikleri ve düşündükleriyle tam bir Il Penseroso’ya dönüşmüştür. Vâkıa, ben zaman zaman kendi perîşanlığımla hayâsızca alay etmeden duramam: Daha kuvvetli hislerin ağır basarak buna mâni olduğu durumlar hâricinde de korkarım bu zevk ve cefâ vakayinâmesinde dahi bu edepsiz cürümü işlemeye devâm edeceğim. Okuyucunun bu husûsta hastalıklı ruhuma biraz müsâmaha etmesi gerekiyor: Buna benzer birkaç iptilâ alâmeti haricinde de aslında hiç de cıva gibi olmamasına ve hatâlı bir şekilde farz olunduğu üzere mahmûrluk verebilmesine rağmen afyon gibi bir mevzûu umarım kimsenin uykusunu getirmeden lâyık olduğu ciddiyetle ele almaya gayret edeceğim.


Thomas de Quincey, Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları, çev. Batu Boran, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2008, s. 53-60. Metinde, kitaptaki özgün yazım aynen korunmuştur.[yeniyazı’nın notu.]

Blogta yayınlanan bölümün devamını yeniyazı'nın 8. sayısından ve elbette Quincey'nin kitabından okuyabilirsiniz.

7 Aralık 2010 Salı

yeniyazı 8

Zarafet



Bir ihtimal daha var / O da ölmek mi dersin

Kış, gün ışığını hızla kemirirken, dışarıda olan bitene, evimizin içindekilere iyimser bakabilmek de epey güçleşiyor. Önümüzü görebilmek için şimdiye dek yaptıklarımızın muhasebesini yaparken, ihtimalleri sıralıyor, el yordamıyla da olsa gelecek günlerin bir haritasını çıkarmaya çalışıyoruz. Tüm bu hesapların, olurların ve olmazların arasında kaygıyla yol alırken, amatör ruh uzaklara gitmiş olabiliyor. yeniyazı dergisi olarak baştan beri bu amatör ruhu hep canlı tutmaya çalıştık fakat tıpkı hayatımız gibi yeniyazı’nın ruhu da bazen canlılığını yitirebiliyor, hantallaşabiliyor. Hantallık zarafeti, kibarlığı ve iyimserliği görünmez kılabiliyor.

Antonioni, Gece (La Notte) filminin senaryo metninde filmin karakterleri Giovanni ve Lidia’yı şöyle betimler: “İşte bir çift: Kadın duyarlığı, bütün öbür süzgeçlerden daha ince olduğundan kadın daha aydınlıktır; erkekse üstünlüğe eğilimli olduğundan duygular alanındaki gerçeği hemen hiçbir zaman duyumsayamaz. Erkek bencilliğinin ağırlığı, kendi çıkarı için, kadının kişiliğini tümüyle soyutlamaya yönelir.” Birlikte çalışabilmenin en önemli kurallarından biri de cinsiyetler üstü bir ses tutturabilmekte ve duyarlığını yitirmemekte. zira, duyguların alanından uzaklaşmak, kabalığı, katılığı ve otomatikleşmeyi getiriyor. Erkek kelimesinin sözlükteki anlamlarından biri “sert ve kolay bükülmez”. Mesele fazlasıyla erkek olan hantallığa karşı gelebilmekte, sert ve bükülmez olanın yerine yumuşaklığı, letafeti ve zarafeti koyabilmekte. Amatör ruh dediğimiz şey de karşısındakini dinlemeyi, anlamaya çalışmayı, yani bükülebilir olmayı, birlikte iş yapabilmeyi, heyecanını ve inceliğini sürdürebilmeyi anlatmıyor mu biraz? Yani erkek olanın tam tersini...

Gülten Akın da, fazlasıyla erkek olan topluma bakarken böyle yazmıştı: “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” İşte yeniyazı’nın ruhu, 7. sayıyla 8. sayısı arasındaki vakti biraz da ince şeyleri anlamaya ayırdı ve afyonun keskin kokusuyla kendine geldi, amatör ruhu yeniyazı’nın ruhuna yeniden kattı.

8. sayının atölye konusu afyon, sizleri Thomas de Quincey’nin Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları’ndan tadımlık bir parçaya göz atmaya, Handan Akgün, Gökhan Arslan, Bahadır Sürelli, Yekta Yeniay ve Özgür Asan’ın afyondan yola çıkarak karaladıklarını okumaya davet ediyor.

Bu sayının çerçeve konuğu ise dini ve mitolojik hikâyeler ve edebiyatla sineması arasındaki flört hep baki kalan bir isim: Semih Kaplanoğlu. Kaplanoğlu’yla Cihat Duman’ın yaptığı oyunlu söyleşiyi keyifle okuyacağınızı tahmin ediyoruz. Söyleşiyi yönetmenle ilgili kapsamlı bir dosya takip ediyor. Semih Kaplanoğlu’nun vazgeçemediği oyuncularından Tülin Özen, Cihat Duman’ın sorularına içtenlikle yanıt verdi ve yönetmenin setteki hallerini anlattı. Hasan Akbulut ve Cihat Duman da iki ayrı yazıda farklı açılardan Kaplanoğlu’nun bol ödüllü Yusuf üçlemesiyle ilgili yazdılar. Çerçeve bölümünün en büyük sürprizi ise Semih Kaplanoğlu’nun 20 sene evvel Şiir Atı dergisinde yayımlanan üç şiirinin yeniden gün yüzüne çıkıyor olması. Gelecek sayımızda ise atölyede fal açacağız ve çerçevede ise şair Hüseyin Ferhad’ı ağırlayacağız…

Velhasıl, kış yüzünü kara gösterdi ama afyonun başımıza vurmasını beklemek zamanı değil; hantallığı bir kenara bırakarak, afyonumuzu patlatmak zamanı şimdi. Üstelik de birileri ıslığımıza karşılık veriyorken...

Sözü yeniden Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şirine bırakalım:

“Bir gün birileri de öte gecelerden / Islık çalarlar yanıt veririz”




20 Eylül 2010 Pazartesi

Mıgırdiç Margosyan: “Rüyalarımızı Hangi Dille Görüyorsak O Dille Yazarız.”


mıgırdiç margosyan-başak deniz özdoğan


(mıgırdiç margosyan söyleşisinden küçük bir bölüm)



Writers of Disaster adlı kitabında 20. yüzyıl Ermeni edebiyatını inceleyen Marc Nichanian, 20. yüzyılın başındaki Ermeni yazarlarının söylemek istedikleri çok şey olduğunu, ama bunun tarihi olayları ve şartları içeriden yaşadıklarından değil, edebiyatın buna daha fazla imkân tanıması dolayısıyla olduğunu söyler. Ona göre bu dönemin edebiyatı bütün imkânları ve imkânsızlıklarıyla öncelikle yasla ilgilidir ve yasın karışık yapısını araştırır. Nichanian, burada edebiyata öncü bir rol çizer ve 20. yüzyılın başındaki bu büyük yası ancak ve ancak edebiyat anlatabilir der. Tarihin bunu anlatmaya gücünün yetmeyeceğini vurgular. Sizin edebiyat anlayışınızın da benzer bir yol izlediğini düşünüyorum. Kendinizin, ailenizin ya da yakın çevrenizin yaşadıklarını hikâye ya da roman formatında anlatmayı seçiyorsunuz. Bu bağlamda, sizce edebiyatla tarihi birbirinden ayıran şey nedir?

Klasik bir şey belki, tarih çok belirgin ve kuru. Tarihçiler oturur birtakım olaylardan yola çıkarak tarihi yazar. Olayları kendi süzgeçlerinden geçirirken tarihçinin kendi duygularından yola çıkmaması lazım. Dolayısıyla tarihçinin yazdığı, kuru, kara bir şey olur. Mesela tarih, “şu kadar kişi öldü, bu kadar insan yaralandı,” der. Ama o insanların dramını hiçbir şekilde dile getirmez. Ya, “büyük bir zafer kazanılmıştır,” der veyahut “kaybedilmiştir,” der bırakır. Belki olayın bir-iki nedenini ve niçinini söyler, ama bu kadar. Oysa edebiyatta böyle değil. Edebiyat o neden ve niçinlerin kökeninde ne vardı, sosyolojik olaylar neydi, niçin olmuştu ve bundan kimler, ne kadar mağdur olmuştu, sonraki nesiller hangi şartlar altında ne yaptı, ne etti gibi detaylı bir şey anlatır. Dolayısıyla aralarındaki fark bence budur.

Bir de edebiyatta şu olabilir. Mesela siz üç kişi üzerinden bir olayı anlatabilirsiniz, ama anlattığınız o bir olay aslında tarihtir. Ama siz üç veya beş kişiden yola çıkarak anlatmışsınızdır. Oysa tarihçilerde öyle bir şey yok. Onlar daha kuru, daha düz bilgileri yan yana getirirler. Tabii ne kadar tarafsız yazarlar olduklarını da bilemiyorum.

– Bu soruyla bağlantılı olarak edebiyatınıza ve yazdıklarınıza genel olarak baktığımızda şu yargıya varmak mümkün: Yazdıklarınızın kaynağı daha çok özyaşam öykünüz. Edebiyatınızda deneyim önemli. Bu bakımdan yazdıklarınızı belgesel edebiyat kapsamında değerlendirmek de mümkün. Belgesel edebiyat kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımın, hikâyelerimin ya da romanlarımın genel olarak bir belgesel değeri var, çünkü ben kahramanlarımın hemen hemen tamamını gerçek insanlardan seçtim. Gerçek insanların yaşamından seçtim. Oturup hayal kurarak yazmadım. Dolayısıyla o anlamda gerçekten belgesel. Ama bir olayı veriş tarzı önemlidir. Mesela babanızdan bahsediyorsunuz, ama bir yandan 1915 olaylarında neler olmuş olduğunu da anlatıyorsunuz. Yani babanızı anlatırken birtakım tarihi olayları da anlatıyorsunuz. Ama bunu söylerken hangi dil ve zihniyetle yaklaşıyorsunuz? Sizin bir önyargınız var mıdır yok mudur? Masaya oturur oturmaz bir önyargınız varsa, tarihi olayın geçmişini gerçeğini gün yüzüne çıkarırken şunu şunu da illa söyleyeceğim ya da illa yapacağım gibi bir yaklaşım içersinde -daha doğrusu peşin hükümle- masaya oturursanız, o zaman yazdıklarınız bence çok yavan kalır. Tarafsız olmaz. Ben mümkün olduğu kadar böyle yapmamaya gayret ettim. Kişiliğimde de bu vardır. Doğru olduğuna inandığım şeyleri yazdım. Ama tabii benim doğrularım başkaları için yanlış olabilir. Yani bir olayı anlatırken mümkün olduğu kadar o olayı yaşayan insanların dillendirdikleri cümlelerden yola çıkarak anlatmaya çalıştım. Bu anlamda da yazdıklarım hem belgeseldir hem edebiyattır.

armağan aktaç atölye için yazdı: "özgürlüğün tadı: new orleans'tan tatavla'ya karnaval"


“Festival gibisin, katılmak istiyorum.”
Kenan Doğulu

Karnaval denilen etkinliklerin kökenleri “Satürn Bayramı” (The Feast of Saturn) adı verilen Antik Roma tatillerinden gelmektedir. O zamanlarda bu bayramlar zengin ve ünlüler ile asla zengin ve ünlü olamayacaklar arasındaki gerilimi azaltmaya yardımcı bir kaçış sübapı olarak kullanılmaktaydı. Ve karnaval denen bu şey, toplumun büyük bir kesiminin hayal kırıklıkları için bir kaçış noktası yaratmıştı. Zira Romalı kölelerin sayısı Romalı yöneticilerin sayısından çok daha fazlaydı. “Satürn Bayramı”, işte bu köleleri matematiksel hesaplar yapmaktan ve kontrolü ele geçirmeye çalışmaktan alıkoyuyordu.

Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldiğinde, “Satürn Bayramı” (buna Satürn Festivali de diyebilirsiniz) karnavala dönüştürüldü. Karnavalın son günü yirminci yüzyılın fast food kültürünü işaret edercesine “Şişman Salı” (Fat Tuesday); ya da Fransızcadaki deyişle “Mardi Gras” olarak anılmaya başlandı. Bu, Katolik topluluk için, oruç ve cinsel diyetle geçirilen kırk günlük perhiz (İngilizcedeki adıyla Lent) öncesi son fırsattı.1 Karnaval, Yeni Dünya’ya ise Fransız ve İspanyol yerleşimcilerce ithal edilmişti ve günümüzde dahi, New Orleans’taki Mardi Gras kutlamalarının pek çok ritüeli Fransa
ve İspanya’daki ile aynıdır.

New Orleans Mardi Gras’sı, antik karnavalların pek çok unsurunu içerir. Bunun en önemli göstergelerinden biri, bir başka yer veya zamandan bir şey ithal etmektir. Mesela, geçmişi geri getirmek gibi... Geçmiş, çoğunlukla mekânsal olarak bir başka yermiş gibi algılanır ve işte bu yüzden, karnavallar süresince geçmiş daima günümüze çekilir ve insanlara sergilenir. Örneğin karnavallara katılan pek çok grup geçmişten gelen isimler kullanır. Özellikle de Yunan, Roma ya da Mısır mitolojisinden alınmış isimler.

Karnavalın en erken biçimlerinin ta Antik Roma’ya kadar uzandığını söylemiştik. Normal zamanlarda kitlelerin düzen içerisinde ve mutlu kalmalarını (ya da en azından “büyük sürü”nün kendisini öyle hissetmesini) sağlamak için tasarlanmışlardır. Bunun için karnavallarda yapılan şeylerden biri de katılımcılara bir şeyler dağıtmak, hatta tam anlamıyla fırlatmaktır (bugünkü king size menülerini çağrıştıran limitsiz bir müsriflik duygusu, ne hoş!).

New Orleans’taki kutlamalarda Doubloon denen plastik gerdanlıklar ve yüzüklerin yüz binlercesi topluluğun üzerinden geçen teknelerden aşağıdakilere fırlatılır. Şehir, ritüel süresince yakaladıkları bu gerdanlık ve yüzükleri takan insanlarla dolup taşar. Bundan umulan şey, herkesin en azından bir parça “mutlu hayat” yaşama şansına sahip olmasıdır. Teknelerdeki adamlar istedikleri her şeye sahiptir. “Orada”, yukarıdadırlar ve hayatın üzerinden akıp gitmektedirler. Diğer tarafta ise izleyenler, şöyle ya da böyle mekân içerisinde kapana kısılmış, akıp giden hayatı büyülenmiş bir şekilde izlemektedirler. Amaç, izleyicilerin atılan bu incik boncuklarla, o mekân içerisinde mutlu olmalarını sağlamaktır.

New Orleans’ta belgelenen ilk karnaval alayı 1837’de, sokaklarda maskeler eşliğinde gerçekleştirilmiştir. Başlangıcından bu yana Fransız, İspanyol ve Portekiz gelenekleri ile Afrika ritüelleri ve Konfederasyon’un aristokrat ailelerince düzenlenen maskeli baloların bir karışımı şeklindeydi. Pek çok durumda, geçmişin şenlikleri New Orleans’taki yaşamı eğlenceli hale getiriyordu.

1400’lerin ortasında bir Fransız rahibi, bir ülke halkını kapalı bir fıçı içerisinde fermante edilen şaraba benzeterek içerideki basınç arttıkça fıçının patlamaması için zaman zaman kapağının açılması gerektiğini söylemişti. Toplumsal baskıların bir sonucu olarak inşa edilen insan çılgınlığının da aynı yolla salınması gerekiyordu. İşte bu yüzden karnaval dediğimiz delirme günü ortaya çıktı. Karnaval, cinneti ve çılgınlığı dinsel tutuculuk şarabının içinde demlendiriyordu.

(Burada çok küçük bir kısmını okuduğunuz bu yazının tamamını 7. sayıda bulabilirsiniz.)
Pieter Brueghel'in The Battle of Carnival and Lent resmi

Kifayet

yeniyazı, altıncı sayısını çıkardığı haziran ayından, elinizde tuttuğunuz yedinci sayının çıkarıldığı eylül ayına kadar dinlendi. Ama bu arada tembellik yapmadı: Ocak ayında yapılacak “Türkiye’de Edebiyat Dergiciliği” adlı sempozyum için çalışmalarını hızlandırdı; Yavuz Türk’ün Kumaş ve Cihat Duman’ın Ya da Pişman Değilim adlı şiir kitaplarını da basarak kitap yayımlamaya başladı.

yeniyazı, yelpazesini geniş tutarak her türden ve her görüşten edebiyata açık olduğunu başından beri söylüyor. Geçmiş altı sayıyı inceleyen bir okur bu sözümüzde durduğumuzu görecektir. yeniyazı, söz sahibi değil, söze mihmandar olmaya çalışan bir dergi. Bu bakımdan altı sayı boyunca bize ürünleriyle destek veren sanatçılarımıza, yazarlarımıza bir kez daha teşekkür ederiz.

Yukarıda da belirtildiği gibi ocak ayının ilk haftası gerçekleştirmeyi düşün düğümüz “Türkiye’de Edebiyat Dergiciliği” adlı sempozyumun hazırlıkları devam ediyor. On dört adet kapanmış, on dört adet halihazırda yayımlanmakta olan top lam yirmi sekiz dergiyi Beyoğlu-Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ağırlayaca ğız. Dergilerimizin isimleri, gelecek sayıda açıklanmak üzere şimdilik sürpriz olsun.

Bu sayının “çerçeve” bölümünde Ermenice ve Türkçe edebiyatların önemli yazarlarından Mıgırdiç Margosyan ile yapılmış kapsamlı bir söyleşi var. Ayrıca, alışık olduğunuz üzere, Margosyan hakkında İshak Reyna, Mehmet Fatih Uslu ve Alparslan Nas’ın yazdığı metinleri okuyacaksınız. “Atölye” bölümünde ise karnaval havası hâkim: Raif Kadıoğlu, Bahadır Sürelli, Nilüfer Altunkaya, Ezgi Korkmaz, Armağan Aktaç, Shanti Elliot ve Sancar Dalman “karnaval” ile ilgili yazdılar, çizdiler, şiirlediler…

Geçen sayılarda Ece Ayhan ile ilgili “arkeolojik” bir çalışma yapan Ülkü Başsoy, bu kez İlhan Berk ile ilgili hacimli bir metin yazdı dergimiz için. Edebiyat tarihi alanı için önemli olduğunu düşündüğümüz bu yazının ikinci bölümü de bir sonraki sayımızda yayımlanacak. İlhan Berk’e bir adım daha yaklaşmak adına yazılan bu anıları keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Nurullah Kuzu, Mehmet Erte’nin Alçalma’sını; Mehmet Akif Ertaş, Altay Öktem’in Dört Kırıtık Opera’sını incelerken; Mustafa İbakorkmaz, İshak Reyna’nın Alfabetika’sının kenarına notlar aldı, İrfan Karakoç, Hurufilik kitabı hakkında kalem oynattı. Ayrıca Pelin Aslan, Ahmet Mithat’ın Fenni Bir Roman Yahut Amerika Doktorları adlı kitabıyla ilgili ilginç bir deneme yazdı. Dahası; şiirler, öyküler ve denemeler…

Öyleyse, âdet olduğu üzre önümüzdeki iki sayının misafirlerini ve atölye konularını da duyuralım bu konularda kalem oynatmak isteyenlere: 8. sayımızda ünlü yönetmen Semih Kaplanoğlu’nu “çerçeve”ye alacağız ve onunla şairliği ve yönetmenliği üzerine söyleşeceğiz; “atölye” konumuz ise “afyon” olacak. 9. sayı­mızda konuğumuz Hüseyin Ferhad olacak; “atölye”mizde ise “fal” açacağız...

Geçmiş bayramınız ve sonbaharınız kutlu olsun.

Şiirler: Bilal Çiftçi, Cihat Duman, Can H. Türker, Sinan Özdemir, Mehmet Sadık Kırımlı, Osman Erkan, Zafer Özgekağan, Halil İbrahim Özbay, Fulya Emek Tanrıkulu, Sadık Yaşar, Murat Çakır

güzel ve uğurlu 7!


20 Ağustos 2010 Cuma

venedik mi rio mu?


yeniyazı’dan iki ‘ilk’ kitap birden!


Yavuz Türk, Kumaş
Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010
64 sayfa, 7 TL

Şiirde işçiliğe önem veren kaç şairimiz kaldı bilinmez ancak Yavuz Türk’ün Yeniyazı Kitaplığı’ndan çıkan Kumaş adlı kitabı titiz bir çalışmanın ürünü. Kitapta bulunan 27 şiirin sekiz yılda yazıldığını da düşünürsek üstteki savımız daha gerçekçi olur. Kumaş, sözü yormadan söyleyen ve adeta muhatabı belirlemiş olmanın rahatlığı ile davranan bir şairin kitabı.

Kitapta; kent, doğu, kadın, kumaş, ipek kavramları üzerinden bir “yeni dünya” oluşturulmakta: “topkapı, bizans’ın önsözüdür / girdim oraya, kekeme adımlarım / iklim birdenbire papatya / meydanlar dolusu kadın gördüm / hepsinin ağzıydı önsözü” gibi dizeler de bu dünyanın kapısının eşiğinde söylenmiş sözler aynı zamanda.

Şiirleri okuduğumuzda şairin lirik ile epik arasında bir damar bulduğunu ve istikrarlı bir biçimde bu tür şiirin izini sürdüğünü müşahede edebiliriz. Kitapta insanı dürtüp duran bir tarihsellik de var: “su uyur, içine doğru uyur boşluk / dört denizim vardı dörtbiryanımda / biri çöl oldu, kanayan durmadan / şimdi uyak olur su ve düşman”. Suyu ve düşmanı uyak olduracak şiirler, okuru kendisiyle empatiye davet ediyor. Bize de şairin bu ince davetine icabet etmek düşer.





Cihat Duman
Ya da Pişman Değilim
Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010
64 sayfa, 7 TL


Cihat Duman, 2004 yılından beri şiir ve deneme yayımlayan bir şair. Onun şiirleri çeşitli dergilerde kendine yer edinirken, belli ki o da Türk şiirinde kendine sağlam bir yer edinme çabasıyla çağdaşlarından farklı bir şiir yazma endişesiyle kalemini oynatıyor. Şairin şiirlerinde en başta hissedilen duygu kara mizah... Ancak şair her zaman bu duygunun peşine takılmıyor: Kimi şiirleri ironik bir ivmeyle hızını alırken, bir de bakıyorsunuz, lirik bir duvara çarpıveriyorsunuz.

Şair, konuşma dili üzerinden şiirini sürdürürken zaman zaman akıl sıçramaları ve gramerin bozulmasıyla, insanın içindeki cinnet haline de işaret ediyor: “pekala / yasa’yın, yürüt’ün, yar’ın, devirin, korkutun, basın / gücünüze hastayım / sevinçle takip ediyorum sizi ta içinizden / adınıza para basıyorum / fotoğraflarınızı asıyorum ince boynuma / bayılıyorum size bayılıyorum / iki ütü çizgisinin birleştiği noktaya // benden de bir tekme armağan olsun”.

Kitap üç bölümden oluşuyor. Bölümler şöyle: “İki Kere İkinin Beş Rolünü Dört Dörtlük Oynayamaması”, “Biraz Kahkaha Lütfen, Aynaya Bakarak”, “Özet Görüntüler Eşiğinde Özgeçmiş”. Toplamda 22 şiirden oluşan kitap şairin annesi tarafından “söylenmiş” küçük bir şiirle kapanıyor: “Pişmanım.”

Yeniyazı Yayınları
Kitap isteme adresi: yeniyazikitap@gmail.com

7 Mayıs 2010 Cuma

Orhan Koçak: “Kişinin Kendi Enayilikleri Hakkında Konuşması Kadar Zehirli Bir Zevk Yoktur”


(orhan koçak söyleşisinden bir bölüm)

orhan koçak-erkan ırmak


– Nietzsche’nin Die Fröhliche Wissenschaft’ında [Şen Bilim] başlığı “Ama o vakit niçin yazıyorsun? –” diye çevrilebilecek kısa bir diyalog vardır. Şöyle: “Ama o vakit niçin yazıyorsun? – A: Elinde yaş tüy kalemle düşünenlerden değilimdir; önlerinde mürekkep hokkası, sandalyelerine kurulup da kâğıda bakarak kendilerini tutkularına kaptırıp gidenlerden ise hiç değilimdir. Yazmaktan usanırım ya da utanırım ben; yazmak, bende, doğanın çağrısıdır - benzetmeler yoluyla bile olsa ondan söz etmek bana tiksinç geliyor. B: Ama niçin yazıyorsun o vakit? A: Peki dostum, sana güvenle şunu söyleyeyim: düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu şimdiye dek bulamadım ben. B: Niçin onlardan kurtulmak istiyorsun ki? A: Niçin mi istiyorum? İstemek mi? Buna mecburum. B: Yeter! Yeter!” Sorumsa şu: Sizin yazılarınızda yazı’nın bir praksis olarak değerlendirilmesine kıymetli ve izi sürülebilir bir atıf var. Yazı’nın, yazma’nın temel bir özelliği olarak “deneyim”i öne çıkarıyorsunuz. Elbette, bunu edebiyat ve modernite bağlamında genel ve tarihsel olarak yorumlamanızı da rica ediyorum; ama daha çok da kendi deneyiminizden, yazarken aralara giren parantez içlerindeki, dipnotlardaki o sürekli müdahale eden ve yazı’nın kendisiyle didişen, muzip, ironik, sorgulayan, bir türlü emin olamayan ama yine de yazmaktan vazgeçemeyen sesten bahsetmenizi istiyorum. Kısacası, o vakit siz niçin yazıyorsunuz ve yazmak sizin için nasıl bir deneyim?




Önce “niçin” sorusu. Farklı dönemlerde farklı cevapları oldu. Gençken herhalde ifade/dışavurum diye bir dert vardı: şekillenmek, belirmek isteyen bir cümle, bir düşünce, bazen düşüncenin kendisinden de çok hareketi, ritmi… Sonraları daha rasyonel, belki daha araçsal, daha memurca tasalar ortaya çıktı: açıklamak, bir sorunu çöz(ümle)mek, bana yanlış gelen bazı yargıları “düzeltmek”, bazı mesajları iletmek, hatta “paylaşmak”… Şimdiyse Nietzsche’nin pasajındaki “kurtulmak, ne pahasına olursa olsun dışarı atmak” düşüncesi galiba yaptığım şeyi daha iyi anlatıyor. Çıkarmak istemek, içte kaldığı takdirde rahatsız edeceğinden, zehirleyeceğinden, belki bir çeşit “düşünsel hemoroide” yol açacağından korkmak… Bundan sonra da esas kaygı herhalde şöyle bir şey olacak: artık daha farklı bir şey yapamazsın; başladın, bitir. Şöyle ya da böyle sonuna erdir.


“Nasıl”ına gelince… Hiçbir zaman özgür, coşkulu, kendiliğinden bir akış olmadı. Şimdi daha çok sıkıntı veriyor olması, geçmişte de pek zevk vermediği gerçeğini unutmamı sağlamıyor. Ikınma hep vardı. “Praksis” lafı doğru – poiesis’in karşıtı olarak. Yazmayı teknik bir sorun olarak, bazı malzemeleri (buna “projeler” ve “esinler” de dahil) işlemek ve dönüştürmek sorunu olarak alabildiğimde, hazsızlığı da biraz gerilere itebiliyorum. İlk gelen düşünceyi, ilk gelen cümleyi veya sözcüğü geri püskürtme sorunu oldu yazmak benim için (üstelik bunlar da sular seller gibi geliyor değildi). Kendi zekâsızlığıma karşı yazmak, yazının içinde bir yarılma yaratmak, bende olandan daha iyi, daha cömert, daha aydınlık, daha kesin çizgili birtakım düşüncelerin bu yarığın içinden belirmesine fırsat yaratmak… Nietzsche, başka bir yerde de, metaforu “başka yerde olma istenci” olarak tanımlar. Her türlü yazıyı uzun bir metafor, uzun bir “farklı söyleme” teşebbüsü olarak alırsak, en durgun yazarın faaliyetinde bile bir aşkınlık ihtiyacının, kendi bulunduğu yerden azıcık uzaklaşma isteğinin rol oynadığını söyleyebiliriz. Turgut Uyar da bir şiirinde “bir şarkı yaparsa durgunluğundan” diye yazmıştı. Simyacının hayali.


Deneyim? Ancak yitirilirken kavramlaşan bir olgu daha… Herhalde vaktiyle Simmel’in, Bergson’un etkisine biraz fazla maruz kaldığımdan olsa gerek, 70’lerde 80’lerde benim için de bir “catch-phrase” haline gelmişti deneyim. Ama bu yazarlar, deneyimin nihai imkânsızlığına rağmen nasıl olup da bir an için belirebildiğine hayranlıkla bakakalmışlardı. Kavram kolayca fetişleşti geçen yüzyılın başında. Dilthey’ın tuğla cesametindeki Şiir ve Deneyim’i bir laf salatasıdır. İmkânsızlığın, en azından müşkülün, çatallanmanın üzerinde asıl Walter Benjamin durdu. Ne ki o da yüzü geçmişe dönük bir deneyim fikri (birikmiş tecrübe olarak deneyim) ile geleceğe dönük bir deneyim fikri (belirlenmemişlik olarak deneyim, “ustalığın” reddi olarak deneyim) arasında gidip geliyordu. Barok üzerine, Baudelaire ve 19. yüzyıl Paris’i üzerine yazarken asıl ilgilendiği şey fragmanlaşmış, kırıntılaşmış bir hayattı (1930’lardaki Türk dilcilerinin “fragment” karşılığı olarak “ufantı”yı önerdiğini biliyor muydunuz, vallahi hiç fena değil). Sorun şuydu: bu kırıntılar, bu cam kırıkları, geçmişte sahiden yaşanmış ama sonradan tıkanmış bir hayatın kalıntıları mıdır, yoksa eskiden de tam yaşanmamış, belki de hiç yaşanmamış bir durum, bir hayat projesi, ancak vakti geçtikten sonra ve ancak böyle pırıltılı ufantılar halinde mi belirebiliyordur? Birer iz midir bunlar, yoksa iz yanılsaması mı?


Yapısalcılık, ki kendisi de bir açıdan deneyimin kapanmasının ifadesi olarak görülebilir, özellikle Jakobson’un iletişim teorisi, bütün bu post-Romantik marmelattan sıyrılmamızı sağlayacak aletler veriyor bize. Romantizmin özgünlük miti, Jakobson’un “mesaj” adını verdiği yönlenişin hipostazlaştırılmasına varıyordu: Mesaj kendi kendinden türeyen, kendi yolunu ve varış noktasını yaratan bir itiydi. Jakobson bu “özgün” deneyime mesaj adını verince otomatikman “kod” da devreye girdi: Mesaj artık özerk değildi, bir kod’un, bir konvansiyonlar ağının içinden türeyen ve gideceği yere onun belirlemesiyle varan bir iletiydi. Şimdiyse, kod’un her zaman çoktan mesajın da yerini aldığını görüyoruz: Bizden önce buradaydı, gittiğimiz yerde de onu bulacağız. Post-yapısalcılık ise bu belirlenmişliği tekrardan bir huzursuzluğa dönüştürme çabası olarak görülebilir (R. Barthes’ın durumundaysa, deneyim kavramından “haz” kavramına rücu etmek). Bir şey değişmiştir. Tomris Uyar’ın ilk kitaplarıyla sonrakiler (özellikle Otuzların Kadını ve oradaki “Alatav” hikâyesi) arasındaki fark da bu değişmeyi gösterir. İpek ve Bakır’da, Dizboyu Papatyalar’da filan, deneyim henüz ilerdedir, ertesi sabahtan bu akşamüstüne nasılsa damlamış bir ışıltı; sonrakilerdeyse deneyim sanki hiç gerçekleşmeksizin çoktan geride kalmıştır. Aradaysa, Tomris’in “tanışma anları” veya “karşılaşma anları” olarak sunmaya çalıştığı birtakım yapışkan yanılsamalar: kötü biteceği ve kesilmiş süt gibi kalacağı baştan belli olan bazı heveslenmeler. Geçmiş olsun.

Akıbet

Bir kültür ve edebiyat dergisinin ilk senesini doldurması birkaç açıdan önemli sayılabilir. Öncelikle, ülkemizde dergiler hızla açılır ve aynı hızla kapanırken, bir yıldır maddi ve manevi olarak ayakta kalabilmenin, yani fiziksel olarak “yaşamaya” devam etmenin kendisinin bir başarı olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde, bir istikrarın sağlanması yolunda, en azından psikolojik bir eşiğin aşılması, varılacak yeni menzillerden önce teşvik edici bir soluklanma anı olarak da kabul edilebilir. Bunlar yeniyazı’nın “aracıları” bizlerin hesabında sevap hanesine yazılabilir belki. Mutluluk verebilir.

Ama ilk seneyi doldurmuş olmak sevapların yanında günahların da bir muhasebesini yapmayı gerektiriyor. Altı sayı boyunca yaptığımız ve yapamadığımız şeyleri düşünmemiz; bundan sonra yapmak ve yapmamak istediklerimize karar vermemiz gerekiyor. Geçtiğimiz bir yıl boyunca, özellikle “çerçeve” konuklarımız ve yazarlarımız hakkında çoğunlukla olumlu ve cesaret verici tepkiler aldık. Önümüzdeki sene de aynı yüreklendirici yorumları alabilmek için çabalayacağız. “Atölye” bölümünde zor bir işe kalkıştığımızı başından beri biliyorduk. Okurken keyifli, hazırlarken meşakkatli olan bu sayfalarda istediğimiz katılımı sağlamakta zaman zaman zorluk çektik. Zaman zaman da derginin geri kalanıyla kıyaslandığında henüz hamlıktan pişmişliğe erememiş metinleri “atölye”nin amatör ruhunun koruyuculuğuna sığınarak sizlere taşıdık. Önümüzdeki sayılarda daha “olgun” ama hâlâ “genç” kalan yazı ve yazarlara ulaşmanın, “atölye”nin gerektirdiği birlikte düşünme ve üretme biçimlerini daha fazla zorlamanın yollarını bulmak için uğraşacağız.
Derginin diğer kısımlarındaysa usta-genç ayrımı/ayrıcalığı yapmaksızın, ama ustaya da gence de bir mecra olmaya çalışarak “iyi edebiyat” peşinde koşmaya devam edeceğiz. Tüm bunları yapabilmek ve kendimize yeniden bir çekidüzen verebilmek içinse yedinci sayımızı ufak bir aradan sonra, Eylül ayında yayımlamaya karar verdik. Bu süre içinde hem görsel hem de içerik olarak bazı yenilikler yapmayı deneyeceğiz.

Bu arayı verirken de size her zamankinden daha hacimli, daha kapsamlı, uzun uzun okuyacağınızı umduğumuz bir sayı sunuyoruz. “Çerçeve” bölümümüzde Türkçe edebiyatın en önemli eleştirmenlerinden Orhan Koçak’ı bulacaksınız. Şimdiye kadar yazdıklarıyla birçoğumuzun edebiyatla ilişkisinde izleri olan Koçak’ı ilk kez onun hakkında yazılmış yazılarla ve kapsamlı bir söyleşiyle yeniden düşüneceğiz. “Atölye”de ise yine hem eğlenceli hem de köşe-bucak çağrışımlarla ilerleyen yazılar bulacaksınız. Ayrıca, yine şiirler, öyküler, denemeler okunmayı bekliyor. Bir sonraki sayımızın “çerçeve” konuğu Mıgırdiç Margosyan, “atölye” konumuz ise “karnaval” olacak.

Son bir not: Geçtiğimiz iki ay içinde yeniyazı’ya iki ödül daha geldi: Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde ya da Manzaralar’da Yiten: Kuvâyı Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adlı yüksek lisans teziyle Memet Fuat İnceleme/Eleştiri Ödülü’nü alırken, Gökhan Arslan da Arkadaş Z. Özger Ödülü’nü “Yaraya Tutulan Ayna” adlı dosyasıyla kazandı; tebrik ediyoruz onları. Ekip olarak, göğsümüzü kabarttıkları için ayrıca teşekkür ediyoruz.

Geriye dönüp bakınca bir sene bunları gösterdi, bakalım akıbet ne gösterecek?

6.sayıda neler var?


yeniyazı'nın 6. sayısında Çerçeve bölümünün konuğu Orhan Koçak'tı. Erkan Irmak'ın Orhan Koçak'la yaptığı söyleşiyi, Nurdan Gürbilek, Necmi Zekâ ve Yalçın Armağan'ın, Koçak'ı çeşitli yönleriyle değerlendiren yazıları takip ediyor.


yeniyazı'nın 6. sayısında
Atölye tüyü bitmemişlere, tüylerini traş etmeyenlere, tüyenlere, şeytan tüylülere ve daha nicesine Başak Deniz Özdoğan, Gökhan Arslan, Bahadır Sürelli, Melek Özlem Sezer, Zuhal Özden ve Filiz Babalık'ın yazıları ve Fatih Duman'ın şiiriyle selam çakıyor.

Bu sayı şiir bakımından çok zengin. Sina Akyol, Cihan Oğuz, Baki Ayhan T., Gonca Özmen ve Mustafa Ergin Kılıç'ın yanı sıra; Ercan Y.Yılmaz, Erkan Kara, Abdurrahman Şenel, Nilüfer Altunkaya, Veli Düdükçü, Seher Özkök ve Hüseyin Kaptanoğlu'nun şiirlerinin yer aldığı bu sayıda daha önce hiçbir yerde şiiri yayımlanmamış bir isim var; Murat Ekinci.

Her sayıda olduğu gibi bu sayıda da Hüseyin Peker dergiler ve kitaplar arasında gezinmeye devam ediyor. Hüseyin Köse "Şiirimizde Kriz Gereksinmesi Üzerine" başlıklı yazısıyla son zamanlarda ortaya çıkan tartışmalara farklı bir açıdan yaklaşıyor. Şair Veysi Erdoğan'ın, Yavuz Ekinci'nin son kitabı Tene Yazılan Ayetler ve Mehmet Fatih Uslu'nun Tennessee Williams'ın Kızgın Damdaki Kedi oyunu üzerine denemelerini de bu sayıda okuyabilirsiniz. Cihat Duman ve Ayşegül Tözeren'in "Nazara İnanmak ya da Görsel Şiir ya da Dada Korkut" yazısı, evvelce dergilerde hayli yer bulmuş bir tartışmaya odaklanıyor. Tuğçe Ayteş ve Taylan Asır da bu sayıya öyküleriyle katkıda bulunuyorlar.



Bu sayıda çerçeve bölümü dışında bir röportaja daha yer verdik. Bahadır Sürelli, Leiden Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Bölümü'nden Jan Schmidt'le Osmanlı ve Türkiye çalışmaları üzerine hoş bir söyleşi yaptı.


İyi okumalar!

Şiir Günlüğü'nde yeniyazı


[...]

Yeniyazı dergisi dört sayı çıkmış. Ben son iki sayısını yeni gördüm: Hacimli, doyurucu, farklı dosyalarla yol alıyor: "hamur", "böcek" dosyaları ilgimi çekti. İlk iki sayıdaki dosya konularını, "Atölye"de, "Çerçeve"de yer alanları merak ettim. Ayfer Tunç, Fatih Özgüven'e ilişkin yazılanlar, söyleşiler ilgimi arttırdı bu farklı dergiye. k. İskender'in Ülkü Tamer'e gönderme yaptığı şu iki dizeyi aklımda tutuyorum. "Kelimelerle görüşmüyorum (diyor) ayrılıyor cümle kafesten: / Hem dersini iyi bilmiyor hem de zayıf herkesten" (kıyAmet). Derginin dördüncü sayısında yer alan Ece Ayhan'ın sınıf arkadaşı Ülkü Başsoy'un yazısı anılarla, mektup örnekleriyle sarıyor okuru.


[...]


Gültekin Emre (Varlık, Nisan 2010)

5 Mart 2010 Cuma

“Şiir Önemlidir. Evet. Ama Düşünüldüğü Kadar da Etkili Değildir.”





(ülkü tamer röportajından bir bölüm)

ülkü tamer- gökhan arslan/ ramazan parladar


- 60’lı yıllarda ardı ardına çıkardığınız kitaplarla İkinci Yeni’den de beslenerek kendinize özgü bir dil oluşturdunuz. Halk geleneğinden gelen tavrınızla beraber, çağın getirdikleriyle de yakından ilgili oldunuz hep şiirlerinizde. Fakat edebiyat çevrelerinde dikkat ettiğimiz bir şey var. Özellikle genç kuşak, bestelenen şiirlerinizden olsa gerek, sizi yalnızca isim olarak biliyor. Bunun nedeninin de belli bir dönemden sonra kitap yayımlamamanızdan ve dergilerde görünmemenizden kaynaklandığını düşünüyoruz. Bir şiirinizde “Hatırlamak, en büyük düşmanıdır yalnızlığın” diyorsunuz. Bu dizeden hareketle şunu sormak istiyoruz: Gerçekten hatırlanmak mı istemiyorsunuz, yoksa yeni şiirleriniz var da biz mi okuyamıyoruz?

Ben çok sık yazan bir şair değilim. Geçmişte de iki şiir arasına yıllar girdiği dönemler oldu. Aynı şiiri yinelemek, belirli dönemlerde “yinelemek” yerine “yenilemek”i yeğledim. Hep acemiliği, onun tadını, coşkusunu yaşamak istedim. Kimi şairler vardır, aynı şiirin sanki kopyalarını üretirler boyuna. Ben bir çizgiye ulaştığım zaman yeniden başlamayı seçiyorum. Evet, bir süredir şiir yayımlamıyorum. Ama yazılmış dizeler, taslaklar var. Onları yakında bir kitap olarak yayımlamayı umuyorum.


- Şiir serüveninizin ilk dönemine ilişkin Turan Karataş’ın ciddi eleştiriler yönelttiği bir yazısı var. Bu yazıda Karataş, sizi ilk dönem şiirlerinize bakarak “şiire geç varan bir şair” olarak niteliyor. Mehmet Can Doğan da sizin şiirinizi irdelediği “Yanardağın Coğrafyası: Ülkü Tamer” adlı yazısını iddialı bir cümleyle bitiriyor: “Ülkü Tamer’in şiiri bilene derstir; başladığı ve geldiği yer bakımından elbette.” Bu iki görüşe de katılmadığımızın altını çizerek söyleyebiliriz ki ilk kitabınız Soğuk Otların Altında başarılı bir ilk kitap olmanın ötesinde, diğer kitaplarınız arasında da en önemlilerinden biri. Bu düşünceyi temellendiren bir yazının da gerekliliğini vurgulamak isteriz (ki içimizden birinin yerine getireceği bir vaat olsun bu). Şimdi sizden istediğimiz ilk döneminize, özellikle de Soğuk Otların Altında kitabına baktığınızda neler düşündüğünüz…

Yazılması gereken şiirlerdi onlar diye düşünüyorum. Söz gelimi, bugün okumak bile istemediğim bir eski şiirim olmasa, bugünkü şiirimi yazamazdım. Her şair etkilerle başlar yazmaya. Ben de ilk dizelerimi kurmaya oturduğumda, yerli yabancı birçok şairin etkisindeydim. Önemli değil bu. Önemli olan, yıllar içinde kendi sesini kazanmak.


- Yıllar önce Mehmet Kaplan “Yazın Bittiği” adlı şiirinizi incelemiş ve bu şiirdeki kimi bağdaştırmaların sembolik nitelikler taşıdığını belirterek sizin Dev-Genç’e dair birtakım göndermelerde bulunduğunuzu belirtmişti. Sizse Yaşamak Hatırlamaktır’da bu şiirin Dev-Genç’in kuruluşundan tam sekiz yıl önce yazıldığını “hatırlattınız”. Kaplan’ın yazısının yer aldığı Şiir Tahlilleri adlı kitabı yıllardır İstanbul Üniversitesi ve bu ekole bağlı pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutuluyor. Bu kitabın hâlâ birçok okulda mutlak ve tartışmasız bir metinmiş gibi okutulması üzerine sayfalar dolusu söz söylenebilir; ancak biz o yıllardaki edebiyat ortamını sormak istiyoruz. O yıllarda ideolojinin hizmetinde yapılan eleştiriyi değerlendirebilir misiniz?

Bence önyargılardan yola çıkılarak yapılmış, “nesnellik” uydurmacası altında yazılmış bir yazıydı o. Yeri de, ciddi olduğu varsayılan “bilimsel” bir kitap değil, bir gülmece dergisinin sayfalarıydı.


- Bu durumla ilişkili bir başka soru: 80’li yıllardan itibaren şiire dair algı değişti. İkinci Yeni esintili bu dönemde, ideolojinin yerini şiirin kendisi aldı. Değerlendirmeler, eleştiriler, oluşum ya da öbeklenmeler hep şiir eksenli oldu. Birbirinden çok farklı düşüncelerin temsilcisi olan şair-yazarlar ortak dergiler çıkardı. Siz İkinci Yeni’nin şiirsel iklimini solumuş bir şair olarak, bu iki farklı algının hangisini benimsiyorsunuz; şiire bakış nasıl olmalı ve şiir eleştirisi nasıl yapılmalı?

İkinci Yeni “ortak” bir şiir olarak başladı. Şairler birbirlerinden esinlendiler hep. Sözgelimi, Cemal Süreya “Gibi bir Erzurumlu” diye bir dize mi yazdı, başka şairler de başladılar “Gibi bir”e… Sonradan herkes kendi sesini buldu. İkinci Yeni akımının getirdiği zenginliklerden, kaynaklardan yararlanarak kendi özgün şiirini yarattı. Kaçınılmaz bir şey bu.


(Söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz sırada Ülkü Tamer sağlık sorunları nedeniyle hastanede bulunuyordu ve buna rağmen bizi kırmadı, sorularımızı cevapladı. Kendisine çok teşekkür ediyor ve acil şifalar diliyoruz.)