4. sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4. sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2010 Cuma
ben ve zombiler...
04.02.2010 radikal
fatih özgüven
‘On Kadın’ın da Türkan Şoray’ın gazeteci rolünde olduğu bölümü seyredebilirler, filmi nereden bulurlar bilmem.)
Yattım; rüyamda, gün boyu birtakım ufak tefek arızalar için uğradığım hastane ve doktorları gördüm. Rüyamda bir doktor arkadaşım bana ortopedist randevusu ayarlamaya çalışıyordu. ‘Hmm,’ dedi, ‘falan filan doktor en iyisi ama seni tanıyor ve ‘Sonbahar’ hakkında yazdığın yazı yüzünden sana kızgın.’ ‘Yani?’ ‘Ona gitmesen daha iyi.’ Hay Allah. Uyanınca Yeniyazı dergisinin bu ay bana ayrılan sayısı aklıma geldi. Ümit Ünal, 80’lerden bugüne yaptıklarım ettiklerim konusunda bir hayran raporu çıkarmış (bir Berrak Tüzünataç etkisi; insan kendisi söyleyemez böyle şeyleri) fakat ona okur olarak son zamanlarda yaşattığım hayalkırıklıklarından mustarip. Yazılardaki genel fikir Emre Ayvaz’ın güzel buluşuyla, okurda ‘sanki filme beraber gitmişsiniz de o perde iner inmez sizi unutup önden çıkmış’ hissi uyandırışım. Doğru, okurla fazla ahbap olursanız yazı yazılmaz.
Yeşim Tabak ise, aynı havai dalga uzunluğunu tutturduğumuzdan olacak, böyle görünmekle birlikte aslında hep ‘orada olduğuma’ işaret etmiş, ‘cemaat insanı değil ama cemiyet insanı’ olduğumun altını çizmiş. Cemiyet deyince; zombi filmi ‘Ada- Zombilerin Düğünü’nün bir sahnesinde de rol alacaktım fakat o gece fırtına çıktı. Gidebilsem, filmin kimbilir hangi sahnesinde ısırılacak ve filmdeki en kıdemli kurban olacaktım. Çoğu yarı yaşımdaki kurbanların bir sürüsünü tanıyor olmak eğlenceliydi: ‘Aa, halay çeken kızla kocasını tanıyorum, sonradan zombi olan damat da meğerse...‘
‘Ada’nın en iyi tarafı, biraz tenha görünüşlü düğün sahnesini uzatmadan zombi saldırısını başlatması. Zombi saldırısının nedeni de hiç açıklanmıyor, böylece olay İstanbul’daki herhangi bir aksilik, trafik ya da domuz gribi gibi bir şey oluyor. Filmde, bizim dini korku filmlerindeki manevi açıklamalara da, Amerikan filmlerindeki John’la Mary’nin küçük oğulları Vincent’de tecelli eden (Protestan) musibet fikrine de katlanmak zorunda kalmıyoruz. ‘Ada’ daha çok zıvanadan çıkmış bir düğün videosunun cazibesine sahip. Bu nedenle de sinemayla ilgilenen yeni kuşakların sevdikleri ‘B filmi’ esprisine taze bir yorum. ‘Ada’ya ilişkin olarak bir ‘tür’den bahsedeceksek, yaşayan ölülerden çok, çoğu üniversite eğitimi görmüş, hayatta değişik yapmak isteyen genç profesyonel ya da yarı profesyonellerden bahsetmemiz gerekecek; filmin yapımına vs. katkıda bulunanlar da onlar. Bu çizginin, yakın bir gelecekte, muhtemelen giderek büyüyecek sermaye imkanları ve yapım alternatifleri ile yeni Türk sineması ‘lezzet’inin bir kısmına hakim olacağını tahmin ediyor ve sonuçları merak ediyorum.
Beyoğlu’nun çocukluğumun sinemalarını hatırlatan samimi sineması Majestik’deki Pazar 19:30 seansında, salonda perdede gördüğüm kurbanların canlı karşılıkları vardı ve filmin niyet ettiği esprilere gülüyorlardı. O grup Majestik’e pek rağbet etmez, daha önemlisi sıkı bir ‘alaylı damar’ın hüküm sürdüğü sinemamızda okumuş çocukların proje kıvamındaki işleri pek birebir karşılığını bulmaz. Bu bakımdan, sevdiğim ve tanıdığım kurbanların ötesinde, ‘Ada’yı ilginç bir başlangıç sayıyorum.
Her ‘yeni’nin yolu ‘eski’den geçer
28.01.2010 evrensel
aynur uluç
Dördüncü sayısıyla çiçeği burnunda Yeniyazı dergisinin ocak-şubat sayısı, bugünlerde elimde, vapur arkadaşım...
Derginin Atölye ismi verilen bölümünde her sayıda belli bir tema işleniyor. Bu sayıda atölye konusu olarak seçilen ‘Böcek’ teması, bence ilginç bir seçim. Konunun ne olduğunu okuduğumda Kafka’nın böceğinden hareketle olduğunu düşünmüştüm hemen. İlgili yazıların içinde tam da bu konuyu ele alan Nurdan Gürbilek’in imzasını görünce, o yazıyı en sona bırakmaya karar verdim. Atölye yazılarını okumaya başlamadan önce, okuyacaklarım keşke böceğin gerçek figürü üzerinden kurulmuş olmasa da, bu küçük canlıların insanla etkileşimi çizgisinde ve böceğin insan imgeleminde barındığı alana ilişkin yazılar okusam diye içimden geçti. Sonra Kafka’nın Kurt Wolff Yayınevi’ne, Dönüşüm isimli kitabı için kapakta böcek resmi kullanılmaması isteğini içeren yazısını okuyunca, garip bir birliktelik hissi taşıdım kendisiyle.
Atölye bölümü kapsamında okuduğum Tuncay Altınkaya’nın yazısı, düşündüğüm doğrultuda bir yazıydı. Böceği direkt olarak anlatmaktan ziyade, kendi ruh hali içindeki yerinde birleştiriyordu böcek olgusunu. Mehmet Siyah Kalem’in yazısı ise ne yalan söyleyeyim, okumakta zorlandığım ve sıkıldığım bir yazı oldu biçim olarak. Yazılırken de zorlama bir duyguyla üretildiği hissine kapıldım. Gonca Özmen, böcek temasına küçük küçük değiniler yapmış. Ansiklopedi bilgisinin şair dilinden oluşturulmuş birikimi gibiydi okuduklarım. Belli ki, emek verilmiş bir çalışma. Ama insanı bir sonraki kısayı okuma konusunda heveslendirmeyen bir araştırma arşivi yazısı gibi. Doğrusu, beni şaşırtan sürpriz bir bakış yakalayamadım içerikte. Gökhan Aslan’ın, Yönetmen Ümit Elçi’nin ‘Böcek’ isimli sinema filmine dair ince düşünülmüş dikkatli tahlilleri, severek ve ilgiyle okuduğum bir yazı oldu. Atölye’nin en önemli çalışmalarından birisi olmuş. “Böcek” isimli filmi izlemem gerektiğini aklıma yazdım ve bu yorumun, gerek sinemada sembol kullanımı, gerekse filme dair gözlemlerinin değeri bakımından saklanası bir yazı olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin sinemada yaptığı şey, ancak böyle iyi analiz edildiğinde anlamlı oluyor.
Sancar Dalman, gövdesi böceklerle sarmalanmış yaşlı bir ağacın, kaybolan gençliğini yeniden yakalamak istercesine, kurumuş kollarıyla bir kelebeğe uzanışını anlattığı çizimi ile dosyada yer alıyor. Bir edebiyat dergisinde, atölye kapsamında bir konu irdelenirken, içinde konuya ilişkin şiir de mutlaka bulunmalı diyordum ki; karşıma Asaf Halet Çelebi’nin “Şehir” isimli şiiri çıktı. Ve sanırım, bir sonraki atölye teması olarak seçilen ‘Kutu’ fikrinin de doğuş noktasını oluşturuyor olmalı dergi yayın kurulunda. Çünkü önümüzdeki sayı, bu kez de kutu temasıyla tekrar yayımlanabilecek kadar iki çağrışıma da uygun bir şiir, Asaf Halet’in ‘Şehir’i. Bir şiirde iç içe geçmiş iki temayı görünce; ister istemez muhayyilede de birleştirerek kutuda böcekler düşünüyor insan. Ben de bir şiirime, ne tesadüf ki tam da şöyle bir dize ile başlamıştım, onu anımsadım:
‘Kutuya hapis sinek vızıltıları...’
Bu şiirin benden çıkış noktası, Salvador Dali’nin insan bedeninden fırlayan çekmeceleri konu alan bir tablosunu görmemdi. Dali sergisinde neredeyse eskiz gibi duran bu mini çalışma beni çok etkilemişti ve ‘Dallı Budaklı’ ismini verdiğim bir şiir yazmıştım eve döndüğümde. Her gizli çekmecemizde yeni bir sürgün veren dallı böcekli hallerimiz için.
Ve atölye bölümünde finale ayırdığım Gürbilek’in yazısı, biraz önce de söylediğim gibi Kafka’nın ‘Böcek’ini anlamak için Dostoyevski külliyatındaki böcek olgusu ile de zenginleşerek ilerleyen mükemmel bir yazı. Kuramsal deneme tarzıyla kaleme aldığı ayrıntılı değerlendirmelerinden tanıdığımız Nurdan Gürbilek’in Yeniyazı’da yer alıyor olması, dergi adına çok büyük bir zenginlik.
Tekrar atölyeye dönecek olursam, önümüzdeki sayı kutu konusunda dergide hangi yazıları okuyacağız bilmiyorum ama ondan bir sonraki sayının seçimi olan ‘Tüy’ teması, beni şimdiden merakla bekletecek kadar güzel bir seçim.
Sözü atölye ile açtım ama şunu da eklemek isterim. Hüseyin Peker’in geçen yılın şiir kitaplarına dair değerlendirmeleri oldukça kıymetli alıntılar içeriyor. Özel bir klasörde berceste mısralar topluyorum bir süredir. Bir anlamda dize koleksiyonu gibi. Bu arşive alabileceğim oldukça çarpıcı dizeler var Peker’in alıntıladığı kaynaklarda. Merak uyandırıcı bir yazı. İnsanı okumaya heveslendiren…
Ne güzel!..
1 Ocak 2010 Cuma
"Bu Kaydı Doğrusu Nasıl Çözeceğini Merak Ediyorum..."
(fatih özgüven röportajından bir bölüm)
fatih özgüven-başak deniz özdoğan
fatih özgüven-başak deniz özdoğan
- Hem kurmaca yazılarınızı hem de diğer yazılarınızı okurken hep aynı hisse kapıldığımı ve yazılarınızın tam da o hissi vermek üzerine kurulu olduğunu fark ettim. Küçük ayrıntılar, anlar, ufak bir çıt sesi, bir bakış, duruş, içimizden bir an geçip sonra sönen istekler, tüm bunlar hep daha büyük anların hem habercisi hem de kurucusu gibi duruyor. Mikroskobik bir bakış var yazılarınızda. Ayrıntılar tüm bir hikâyeyi örüyor. Hikâyelerin kahramanlarını dahi ufak ayrıntılarla tanıyoruz. Bir röportajınızda da, edebiyatın sinemadan ve müzikten ayrılan en önemli yanı bu, diyorsunuz. Ufak bir detaydan bir dünya kuruyorsunuz. Edebiyatın bunu yapabilmesini sağlayan ne sizce? Onu diğer sanatlardan ayrı tutan şey nedir? Bununla bağlantılı olarak sinemanın edebiyata göre daha geniş bir görüye sahip olduğunu ve büyük görüntüyü edebiyata göre daha iyi yansıtan bir sanat olduğunu söylüyorsunuz. Büyük şeyleri anlatmak artık edebiyatın meselesi olmamalı mı sizce?
Hayır, anlatmaya niyetlenen bir edebiyat da var hâlâ. Beni o edebiyat bugün çok fazla etkilemiyor ama. Mesela eskiden sinemanın olmadığı zamanlarda Tolstoy, Stendhal -çok severim Stendhal’ı- gibi adamlar buna niyetleniyorlar ve anlatıyorlardı da tabii. Ama onların da ayrıntıya çok indikleri, ayrıntıda güzel oldukları yerler var. Mesela Anna Karenina’da Levin’le bir kızı birleştirmeye çalışırlar. Onları kaynaşsınlar diye piknik gibi bir şeyde bir araya getirirler. Sohbet ederler ikisi, çiçeklerden bahsederler falan; fakat tam da yakınlaşamazlar. Mesela bu çok güzel bir sahnedir. O koca romandan benim en çok hatırladığım bu. Benim için edebiyatta ilginç olan ayrıntı. Edebiyata düşen en büyük görevin bu olduğunu düşünüyorum ama hani edebiyatın tarihigörevi budur gibi bir şey de demiyorum. Sinemanın ya da müziğin çok yapamadığı bir şey ayrıntı. Yapmaya vakit bulamadığı bir şey. İki-iki buçuk saatlik bir filmde, mesela o Tolstoy’daki gibi küçük bir sahneye vakit ayırmak çok zor ve bunu tadında yapmak lazım. Buna müsaade etmez öyle bir film. Ama edebiyat eder. Ayrıntıları çok severim. Ayrıntılardan bütüne varmak mesele aslında. Yoksa ayrıntıları sırf ayrıntı fetişizmi olsun diye ıncık cıncık anlatmak değil. O tarz edebiyat da var. Mesela Alain Robbe-Grillet ve Yeni Roman gibi örnekler. Onları da severim fakat mesele bir bütüne varmak, bir his, bir duygu durumuysa ya da bir manzaraysa ona varmak, ayrıntıyı bu anlamda kullanıyorum.
Haksızlık etmeyeyim, bir şeyi uzun uzun tasvir etmek kendi başına da güzel bir şeydir.
- Bu belli oluyor zaten. Mesela, Esrarengiz Bay Kartoloğlu’nda Vecit Kartaloğlu’nun dudaklarının inceliğini tasvir edişiniz...
Tam da o özelliğine dikkat etmemişizdir ama o küçük şeyi çıkartıp göz önüne koymak önemli bir iştir. Tabii mesela zayıf ifadeli dudak da insana dair bir şey der. Biri çok güzel ya da yakışıklıdır ama zayıf ifadeli dudakları vardır; bütün güzellik ya da yakışıklılık duygusu kaybolur. Geçen gün Coco Chanel (Yön: Anne Fontaine, 2009) filmini gördüm, Audrey Tautou oynuyordu. Kız gülerken -daha evvel hiç görmemiştim bunu ve güzel de bulmam o kızı- dudağı hafifçe yukarı doğru kıvrılıyor, çok güzel. Bütün filmi buna dikkat ederek seyrettim.
- Tam bununla ilgili, “Akıllı Şey”de “insanları asıl görüşümüz ikinci görüşümüzdür” diyorsunuz. Yerüstünden Notlar’a da Oscar Wilde’dan bir alıntıyla başlıyorsunuz: “Ancak sığ insanlar, dış görünüşe bakarak karar vermezler.”
İkinci görüşümüzde karşımızdaki kişi normalleşir. İnsanların kendilerini nasıl sunmak istedikleri birinci görüşte söz konusudur. İnandığım bir şey o. Mesela Karen Blixen’in şu lafı: “En derin şey yüzeylerdir.” Gemilere sesleniyor: “Ne mutlu size ki yüzeylerde yaşıyorsunuz, asıl derinlik yüzeylerdedir.” Evet, yüzey çok detaylı bir şey. Derine dair çok şey anlatan bir şey bana kalırsa.
(Söyleşinin tamamını yeniyazı'nın 4. sayısında bulabilirsiniz.)
4. sayının kapak konusu hakkında
Franz Kafka'nın, Dönüşüm romanının ilk baskısının kapağı olan bu resim, Ottomar Starke tarafından çizilmiştir. Kafka, romanını Kurt Wolff Yayınevi'ne gönderdikten sonra kapak resmiyle ilgili şöyle bir ricada bulunur:
Prag, 25 Ekim 1915
Son mektubunuzda bana, Ottomar Starke'nin Dönüşüm için bir kapak resmi hazırlayacağını yazmışsınız. Bunu okuyunca küçük, ama sanatçıyı 'Napoléon'dan tanıdığım kadarıyla, herhalde çok gereksiz bir korku uyandı içimde. Yani Starke gerçekten bir kitap resimleyicisi olduğundan, doğrudan böceğin resmini yapmaya kalkışabilir gibi geldi bana. Sakın yapmasın böyle bir şey, lütfen! Niyetim, böylece onun yetki alanını kısıtlamak değil, öyküyü doğal olarak daha iyi bildiğim için, kendisinden yalnızca bir ricada bulunuyorum. Böceğin resmi yapılamaz. Dahası, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyet yoksa eğer ve dolayısıyla isteğim de gülünç kaçıyorsa- daha iyi. Ricamı iletir ve desteklerseniz, size müteşekkir kalırım. Resimleme için benim önerilerde bulunmama izin verilseydi eğer, o zaman anneyi, babayı ve Müdür Bey'i kapalı kapının önünde gösteren, veya daha da iyisi, anneyi, babayı ve kız kardeşi aydınlık odada, yandaki karanlık odada açılan kapıyı da açık dururken gösteren sahneleri seçerdim.
(Kaynak: Dönüşüm, çev: Ahmet Cemal, Can Yayınları, 2008, s. 97-98. “Kafka’dan Kurt Wolff Yayınevi’ne”)
4.sayıda neler var?
yeniyazı'nın 4. sayı "Çerçeve" konuğu Fatih Özgüven'di. Fatih Özgüven'le Başak Deniz Özdoğan sohbet etti; Ümit Ünal, Emre Ayvaz, Yeşim Tabak ve Fulya Çimen, Fatih Özgüven hakkında yazdı .
yeniyazı'nın atölyesini bu sayıda böcekler sardı... Nurdan Gürbilek, Kafka'nın böceği üzerine yazdı; Gökhan Arslan, Ümit Elçi'nin Böcek filminden bahsetti; Gonca Özmen bir böcekleme söyledi. Tuncay Altınkaya ve Mehmet Siyah Kalem böcekten mülhem birer öykü yazdı ve Sancar Dalman çizdi.
Bu sayıda yeniyazı'ya şiirler aktı... Cahit Koytak, Hüseyin Peker, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Köse, Serkan Türk, Halil İbrahim Özbay, Hüseyin Kaptaoğlu'nun şiirlerini ve Danyal Nacarlı çevirisiyle Ernst Stadler'ın ve Galip Gerçek çevirisiyle de Andrey Andreyeviç Voznesenski'nin bir şiirini bulabilirsiniz.
4. sayının sürprizi kuşkusuz Ece Ayhan'ın yayınlanmamış iki mektubu oldu. Ece Ayhan'ın mektupları üzerine, şairin sıkı dostu Ülkü Başsoy bir yazı yazdı.
yeniyazı'nın 4. sayısında Erkan Irmak'ın Anayurt Oteli hakkındaki ve Adnan Algın'ın Asaf Halet Çelebi hakkındaki denemelerini, Yavuz Ekinci'nin öyküsünü ve her sayıda olduğu gibi bu sayıda da Hüseyin Peker ile Hüseyim Alemdar'ın yazılarını bulabilirsiniz.
Keyifli okumalar ve mutlu yıllar!
29 Aralık 2009 Salı
Kısmet
Yeni bir yıla girdiğimiz şu günlerde hiçbirimiz bir sonraki yılın olup olmayacağını, hangimizin kısmetine nelerin ya da kimlerin düşeceğini bilmiyoruz. Anılar ve hayaller arasına sıkışmış ‘şu an’ tek sermayemiz. yeniyazı,
okurlarının ‘şimdiki zaman’larını dergiye ayırmış olmalarından mutlu. Okumak, okunmak, edebiyata katkıda bulunmak, dergideki arkadaşlarımızla mesai paylaşmak bizi güçlendiriyor.
Okumakta olduğunuz dördüncü sayı ve diğer tüm sayılar çeşitli disiplinlerden gelmiş, beslenmiş yayın kurulumuzun hem maddi hem de manevi katkılarıyla hazırlanmıştır. Dergiyi hep birlikte yayına hazırlıyor olmanın sadece olumlu yönlerini görüyor ve egolarımıza takılmadan işimizi yapmaya çalışıyoruz.
Daha önce de ‘vurgulu’ biçimde belirttiğimiz gibi okurlarımızın olumlu/olumsuz eleştirilerine şiddetle ihtiyaç duyuyoruz.
Çerçevemize bu kez de öyküleri, sinema yazıları ve çevirileriyle tanınan Fatih Özgüven’i konuk ettik. Söyleşide Başak Deniz Özdoğan’ın sorularını yanıtlayan Özgüven’e samimiyeti için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Özgüven hakkında yazılan metinleri de zevkle okuyacağınıza inanıyoruz. Çerçeve bölümümüze dair pek çok olumlu eleştiri alıyoruz okurlarımızdan. Bu bölümde yayımlanan kapsamlı söyleşileri belki ilerki günlerde güzel bir kitap haline getirebiliriz.
Bu sayının Atölye konusu “böcek”. Dergimizin ilgili sayfalarında, yine bir izlek etrafında dolaşan ilginç metinler okuyacaksınız. Dördüncü sayımızda bizi en çok heyecanlandıran ise Ece Ayhan’ın iki adet mektubuna ulaşmış olmamız. Bu mektupları bize ulaştıran ve dahası Ece Ayhan’la olan sıkı dostluklarını yine ‘sıkı’ bir metinle kaleme alan Ülkü Başsoy’a çok teşekkür ediyoruz.
Beşinci sayımızda Çerçeve konuğumuz Ülkü Tamer olacak; atölyede ise “kutu” üzerinde duracağız.
Altıncı sayımızın Çerçeve konuğu Orhan Koçak; atölyede ise “tüy” irdelenecek.
Son olarak: Yıl bitmeye yakın, kayıplarımız da arttı. Yılı karamsar biçimde kapattık: Zeki Ökten, Ahmet Uluçay, Ali Kaygun, Cüneyt Gökçer ve Selma Ağabeyoğlu’nu kaybettik...
Yazışmak üzere…
okurlarının ‘şimdiki zaman’larını dergiye ayırmış olmalarından mutlu. Okumak, okunmak, edebiyata katkıda bulunmak, dergideki arkadaşlarımızla mesai paylaşmak bizi güçlendiriyor.
Okumakta olduğunuz dördüncü sayı ve diğer tüm sayılar çeşitli disiplinlerden gelmiş, beslenmiş yayın kurulumuzun hem maddi hem de manevi katkılarıyla hazırlanmıştır. Dergiyi hep birlikte yayına hazırlıyor olmanın sadece olumlu yönlerini görüyor ve egolarımıza takılmadan işimizi yapmaya çalışıyoruz.
Daha önce de ‘vurgulu’ biçimde belirttiğimiz gibi okurlarımızın olumlu/olumsuz eleştirilerine şiddetle ihtiyaç duyuyoruz.
Çerçevemize bu kez de öyküleri, sinema yazıları ve çevirileriyle tanınan Fatih Özgüven’i konuk ettik. Söyleşide Başak Deniz Özdoğan’ın sorularını yanıtlayan Özgüven’e samimiyeti için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Özgüven hakkında yazılan metinleri de zevkle okuyacağınıza inanıyoruz. Çerçeve bölümümüze dair pek çok olumlu eleştiri alıyoruz okurlarımızdan. Bu bölümde yayımlanan kapsamlı söyleşileri belki ilerki günlerde güzel bir kitap haline getirebiliriz.
Bu sayının Atölye konusu “böcek”. Dergimizin ilgili sayfalarında, yine bir izlek etrafında dolaşan ilginç metinler okuyacaksınız. Dördüncü sayımızda bizi en çok heyecanlandıran ise Ece Ayhan’ın iki adet mektubuna ulaşmış olmamız. Bu mektupları bize ulaştıran ve dahası Ece Ayhan’la olan sıkı dostluklarını yine ‘sıkı’ bir metinle kaleme alan Ülkü Başsoy’a çok teşekkür ediyoruz.
Beşinci sayımızda Çerçeve konuğumuz Ülkü Tamer olacak; atölyede ise “kutu” üzerinde duracağız.
Altıncı sayımızın Çerçeve konuğu Orhan Koçak; atölyede ise “tüy” irdelenecek.
Son olarak: Yıl bitmeye yakın, kayıplarımız da arttı. Yılı karamsar biçimde kapattık: Zeki Ökten, Ahmet Uluçay, Ali Kaygun, Cüneyt Gökçer ve Selma Ağabeyoğlu’nu kaybettik...
Yazışmak üzere…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




