yeniyazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeniyazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Boğaziçi Kitap Fuarı





15-21 Eylül Tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek olan fuarın konuk ülkesi Almanya. "Göç" temasının işleneceği bu fuarda yeniyazı dergisi de hazır bulunacak. Tüm okurlarımızı bekleriz. Ayrıntılı bilgili için üzerime tıklayınız.

12 Aralık 2010 Pazar

YGS deneme sınavında yeniyazı!

Dergimiz okurlarından biri, YGS deneme sınavlarından birinde aşağıdaki soruya rastlamış. Sevinelim mi üzülelim mi bilemedik!?

(I) Günümüz şair ve yazarları, Türkiye’nin her yanında yüzlerce dergi yayımlıyor. (II) Ama bunların çoğu ülke genelinde etkili olamıyor; dikkati çekecek, okunacak nitelikte değil. (III) Geçenlerde, bu dönemin yayınlarından biri olan, genç kuşak edebiyatçıların çıkardığı “Yenizyazı” adlı dergi elime geçti. (IV) Öncekilere göre daha fazla şiir dosyasının incelendiği ve bu yönüyle okurlarına doyurucu gelen dergi, henüz iki yaşında. (V) Dergide hem genç kuşağın şiir ve öykülerinin en yetkin örneklerini takip edebiliyorsunuz hem de Türk ve dünya edebiyatının özgün çalışmalarını. (VI) Yeniyazı, bu nitelikleriyle sürekli izlenebilecek farklı çizgide bir dergi olmaya aday görünüyor.

Bu parçada numaralanmış cümlelerin hangisinden başlanarak sözü edilen dergiyle ilgili olumlu eleştiriye yer verilmiştir?

Necmiye Alpay yazdı: "Yeniyazı", yeni şiirler


Necmiye Alpay'ın 30 Kasım 2010'da Milliyet Kitap ekinde yayınlanan yazısı:


"Yeniyazı", yeni şiirler

İyi edebiyat dergileri bize şaşırtıcı, zamanın değerini hissettiren bir şeyler sunan dergilerdir. Bu bir şeylerin içinde, bildiğimiz bir yazara ilişkin bilmediğimiz olgular, değerlendirmeler vardır, yeni yazarlar, öyküler, şiirler, haberler, anmalar, duyurular vardır. Ne vakit iyi bir edebiyat dergisini kaçırsak, bizde yeni bir eksiklik doğar.

"Yeniyazı" dergisinin ilk sayısı 2009'un temmuz-ağustos aylarında çıkmıştı. Ben yalnızca ilk sayısını edinip orada kalmışım, biraz da talihsiz bir şeyler yüzünden. Geçenlerde bir arkadaşım bu dergiden söz edince tüm sayılarını (şu ana kadar yedi sayı) edindim ve kaçırdıklarım arasında bir yığın "çerçeve"nin de olduğunu gördüm.

"Çerçeve", dergilerde genellikle "dosya" adı verilen çalışma türünün "yeniyazı" dergisindeki adı: Belirli bir yazarı, yapıtı ya da izleği enine boyuna ele almaya çalışan bölümler kastediliyor. "Yeniyazı"nın bugüne kadar çıkan yedi sayısındaki "çerçeve"lerde sırasıyla şu yazarlar konu edinilmiş: Seyhan Erözçelik, Nurdan Gürbilek, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Ülkü Tamer, Orhan Koçak ve Mıgırdiç Margosyan.

Bu çerçevelerden Nurdan Gürbilek ve Orhan Koçak başlıklı olanları özellikle nadirattan sayılmalı: İki eleştirmen, birbirleriyle ilgili "çerçeve"ler için de birer yazı yazmışlar.

Gürbilek ile Koçak'ı okurken, ikisinin yalnızca düşünsel düzeyleri açısından değil, dergidaşlıkları (Ekim-Kasım 1987 - Kış 2002 arasında yayımlanmış olan ünlü "Defter" dergisi) ve giderek yazı geçmişleri ile üslupları açısından da birbirlerine ne kadar yakın olduklarını daha güçlü bir biçimde hissettim. Öyle görünüyor ki bu yakınlık aynı zamanda birbirlerini en esaslı biçimde eleştirebilmelerini sağlamıştır.

Nurdan Gürbilek'le "yeniyazı"da ayrıca 4. sayıdaki "Böcek" başlıklı "atölye" bölümünde karşılaşıyoruz: Kafka konulu, yayımlanmamış bir yazısı var orada...

Herhalde şimdi "yeniyazı"dan söz etmeye neden 'kaçırmak' kavramı çerçevesinde başlamış olduğum daha iyi anlaşılmıştır. 'Kaçırmamış' olan okurlar da anlayacaklardır sanıyorum beni.

***

"Yeniyazı" daha önce fanzin olarak çıkıyordu. Bazı fanzinler bizim ana karnındaki halimiz gibi oluyor: Sonradan dergi olarak doğuyorlar ve doğduklarında hayata yeni başlamışlar gibi sayılar sıfırlanıp numaralandırma 1'den başlıyor.

Bende fanzinin yalnızca 2. ve 5. sayıları var. Bu iki sayıdan Kasım 2008 tarihli olanında türlerarası, yarı öykü, bir sayfalık bir metin vardı. Yer ile zamanı bir kılan anlatımıyla dikkat çeken bir metindi; "Eşyam yok hepsi geçmişte kaldı" filan diyordu. Yazarı, Cihat Duman.

Cihat Duman'ın adı, şimdi hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Ya da Pişman Değilim".

Fanzinin editörü Yavuz Türk'ün adı da öyle; hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Kumaş".

İki şairin arasında başka yakınlıklar da gözlemlenebiliyor. Türk'ün kitabındaki "İronik Haziran" adlı şiir Cihat Duman'a adanmış. Ve ikisi de "yeniyazı"da yeterince düzyazı yazmamış. Oysa ilk sayıdaki yazıları daha fazlasını vaat ediyordu.

Ancak, bu sürenin sonunda şiir kitapları çıktı. Kitaplarından belli ki, bir süreçti söz konusu olan. Geçen sürede şiiri ve şiirdışını temel boyutlarıyla sorgulamışlar ve bunu şiir yoluyla ortaya koymuşlardı. Sonuçta ortaya, sorgulayıcılık gibi genel bir özellik taşıyan özgün şiirler çıkmış.

Dolaysız bir sorgulama denemez bu şiirlerdekine. Ancak, iki şairin sorgulamayı gizlemeye çalıştıkları da söylenemez. İşin içinde, şiir kavramını yok etmek kadar, hatta daha çok, mirasa saygı sunmak da var. Yavuz Türk'ün "İronik Haziran" adlı şiiri bu açıdan da anılabilir: Cemal Süreya'nın "Ölüyorum tanrım"ından Hasan Hüseyin'in "Haziranda ölmek zor"una, dolayısıyla Orhan Kemal'e ve Nâzım'a kadar giden selamlar okunuyor orada.

Her iki şair de bu aşamada yazıdan çok şiirle düşünmüşler. Belki henüz bocalama aşamasını geride bırakmamışlar ama, çokboyutlu bir şiir yazdıkları da açık.

20 Ağustos 2010 Cuma

yeniyazı’dan iki ‘ilk’ kitap birden!


Yavuz Türk, Kumaş
Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010
64 sayfa, 7 TL

Şiirde işçiliğe önem veren kaç şairimiz kaldı bilinmez ancak Yavuz Türk’ün Yeniyazı Kitaplığı’ndan çıkan Kumaş adlı kitabı titiz bir çalışmanın ürünü. Kitapta bulunan 27 şiirin sekiz yılda yazıldığını da düşünürsek üstteki savımız daha gerçekçi olur. Kumaş, sözü yormadan söyleyen ve adeta muhatabı belirlemiş olmanın rahatlığı ile davranan bir şairin kitabı.

Kitapta; kent, doğu, kadın, kumaş, ipek kavramları üzerinden bir “yeni dünya” oluşturulmakta: “topkapı, bizans’ın önsözüdür / girdim oraya, kekeme adımlarım / iklim birdenbire papatya / meydanlar dolusu kadın gördüm / hepsinin ağzıydı önsözü” gibi dizeler de bu dünyanın kapısının eşiğinde söylenmiş sözler aynı zamanda.

Şiirleri okuduğumuzda şairin lirik ile epik arasında bir damar bulduğunu ve istikrarlı bir biçimde bu tür şiirin izini sürdüğünü müşahede edebiliriz. Kitapta insanı dürtüp duran bir tarihsellik de var: “su uyur, içine doğru uyur boşluk / dört denizim vardı dörtbiryanımda / biri çöl oldu, kanayan durmadan / şimdi uyak olur su ve düşman”. Suyu ve düşmanı uyak olduracak şiirler, okuru kendisiyle empatiye davet ediyor. Bize de şairin bu ince davetine icabet etmek düşer.





Cihat Duman
Ya da Pişman Değilim
Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010
64 sayfa, 7 TL


Cihat Duman, 2004 yılından beri şiir ve deneme yayımlayan bir şair. Onun şiirleri çeşitli dergilerde kendine yer edinirken, belli ki o da Türk şiirinde kendine sağlam bir yer edinme çabasıyla çağdaşlarından farklı bir şiir yazma endişesiyle kalemini oynatıyor. Şairin şiirlerinde en başta hissedilen duygu kara mizah... Ancak şair her zaman bu duygunun peşine takılmıyor: Kimi şiirleri ironik bir ivmeyle hızını alırken, bir de bakıyorsunuz, lirik bir duvara çarpıveriyorsunuz.

Şair, konuşma dili üzerinden şiirini sürdürürken zaman zaman akıl sıçramaları ve gramerin bozulmasıyla, insanın içindeki cinnet haline de işaret ediyor: “pekala / yasa’yın, yürüt’ün, yar’ın, devirin, korkutun, basın / gücünüze hastayım / sevinçle takip ediyorum sizi ta içinizden / adınıza para basıyorum / fotoğraflarınızı asıyorum ince boynuma / bayılıyorum size bayılıyorum / iki ütü çizgisinin birleştiği noktaya // benden de bir tekme armağan olsun”.

Kitap üç bölümden oluşuyor. Bölümler şöyle: “İki Kere İkinin Beş Rolünü Dört Dörtlük Oynayamaması”, “Biraz Kahkaha Lütfen, Aynaya Bakarak”, “Özet Görüntüler Eşiğinde Özgeçmiş”. Toplamda 22 şiirden oluşan kitap şairin annesi tarafından “söylenmiş” küçük bir şiirle kapanıyor: “Pişmanım.”

Yeniyazı Yayınları
Kitap isteme adresi: yeniyazikitap@gmail.com

7 Mayıs 2010 Cuma

Şiir Günlüğü'nde yeniyazı


[...]

Yeniyazı dergisi dört sayı çıkmış. Ben son iki sayısını yeni gördüm: Hacimli, doyurucu, farklı dosyalarla yol alıyor: "hamur", "böcek" dosyaları ilgimi çekti. İlk iki sayıdaki dosya konularını, "Atölye"de, "Çerçeve"de yer alanları merak ettim. Ayfer Tunç, Fatih Özgüven'e ilişkin yazılanlar, söyleşiler ilgimi arttırdı bu farklı dergiye. k. İskender'in Ülkü Tamer'e gönderme yaptığı şu iki dizeyi aklımda tutuyorum. "Kelimelerle görüşmüyorum (diyor) ayrılıyor cümle kafesten: / Hem dersini iyi bilmiyor hem de zayıf herkesten" (kıyAmet). Derginin dördüncü sayısında yer alan Ece Ayhan'ın sınıf arkadaşı Ülkü Başsoy'un yazısı anılarla, mektup örnekleriyle sarıyor okuru.


[...]


Gültekin Emre (Varlık, Nisan 2010)

5 Mart 2010 Cuma

haftanın iz bırakanları

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2010/01/10/haftanin_iz_birakanlari

Her ‘yeni’nin yolu ‘eski’den geçer


28.01.2010 evrensel
aynur uluç


Dördüncü sayısıyla çiçeği burnunda Yeniyazı dergisinin ocak-şubat sayısı, bugünlerde elimde, vapur arkadaşım...
Derginin Atölye ismi verilen bölümünde her sayıda belli bir tema işleniyor. Bu sayıda atölye konusu olarak seçilen ‘Böcek’ teması, bence ilginç bir seçim. Konunun ne olduğunu okuduğumda Kafka’nın böceğinden hareketle olduğunu düşünmüştüm hemen. İlgili yazıların içinde tam da bu konuyu ele alan Nurdan Gürbilek’in imzasını görünce, o yazıyı en sona bırakmaya karar verdim. Atölye yazılarını okumaya başlamadan önce, okuyacaklarım keşke böceğin gerçek figürü üzerinden kurulmuş olmasa da, bu küçük canlıların insanla etkileşimi çizgisinde ve böceğin insan imgeleminde barındığı alana ilişkin yazılar okusam diye içimden geçti. Sonra Kafka’nın Kurt Wolff Yayınevi’ne, Dönüşüm isimli kitabı için kapakta böcek resmi kullanılmaması isteğini içeren yazısını okuyunca, garip bir birliktelik hissi taşıdım kendisiyle.
Atölye bölümü kapsamında okuduğum Tuncay Altınkaya’nın yazısı, düşündüğüm doğrultuda bir yazıydı. Böceği direkt olarak anlatmaktan ziyade, kendi ruh hali içindeki yerinde birleştiriyordu böcek olgusunu. Mehmet Siyah Kalem’in yazısı ise ne yalan söyleyeyim, okumakta zorlandığım ve sıkıldığım bir yazı oldu biçim olarak. Yazılırken de zorlama bir duyguyla üretildiği hissine kapıldım. Gonca Özmen, böcek temasına küçük küçük değiniler yapmış. Ansiklopedi bilgisinin şair dilinden oluşturulmuş birikimi gibiydi okuduklarım. Belli ki, emek verilmiş bir çalışma. Ama insanı bir sonraki kısayı okuma konusunda heveslendirmeyen bir araştırma arşivi yazısı gibi. Doğrusu, beni şaşırtan sürpriz bir bakış yakalayamadım içerikte. Gökhan Aslan’ın, Yönetmen Ümit Elçi’nin ‘Böcek’ isimli sinema filmine dair ince düşünülmüş dikkatli tahlilleri, severek ve ilgiyle okuduğum bir yazı oldu. Atölye’nin en önemli çalışmalarından birisi olmuş. “Böcek” isimli filmi izlemem gerektiğini aklıma yazdım ve bu yorumun, gerek sinemada sembol kullanımı, gerekse filme dair gözlemlerinin değeri bakımından saklanası bir yazı olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin sinemada yaptığı şey, ancak böyle iyi analiz edildiğinde anlamlı oluyor.
Sancar Dalman, gövdesi böceklerle sarmalanmış yaşlı bir ağacın, kaybolan gençliğini yeniden yakalamak istercesine, kurumuş kollarıyla bir kelebeğe uzanışını anlattığı çizimi ile dosyada yer alıyor. Bir edebiyat dergisinde, atölye kapsamında bir konu irdelenirken, içinde konuya ilişkin şiir de mutlaka bulunmalı diyordum ki; karşıma Asaf Halet Çelebi’nin “Şehir” isimli şiiri çıktı. Ve sanırım, bir sonraki atölye teması olarak seçilen ‘Kutu’ fikrinin de doğuş noktasını oluşturuyor olmalı dergi yayın kurulunda. Çünkü önümüzdeki sayı, bu kez de kutu temasıyla tekrar yayımlanabilecek kadar iki çağrışıma da uygun bir şiir, Asaf Halet’in ‘Şehir’i. Bir şiirde iç içe geçmiş iki temayı görünce; ister istemez muhayyilede de birleştirerek kutuda böcekler düşünüyor insan. Ben de bir şiirime, ne tesadüf ki tam da şöyle bir dize ile başlamıştım, onu anımsadım:
‘Kutuya hapis sinek vızıltıları...’
Bu şiirin benden çıkış noktası, Salvador Dali’nin insan bedeninden fırlayan çekmeceleri konu alan bir tablosunu görmemdi. Dali sergisinde neredeyse eskiz gibi duran bu mini çalışma beni çok etkilemişti ve ‘Dallı Budaklı’ ismini verdiğim bir şiir yazmıştım eve döndüğümde. Her gizli çekmecemizde yeni bir sürgün veren dallı böcekli hallerimiz için.
Ve atölye bölümünde finale ayırdığım Gürbilek’in yazısı, biraz önce de söylediğim gibi Kafka’nın ‘Böcek’ini anlamak için Dostoyevski külliyatındaki böcek olgusu ile de zenginleşerek ilerleyen mükemmel bir yazı. Kuramsal deneme tarzıyla kaleme aldığı ayrıntılı değerlendirmelerinden tanıdığımız Nurdan Gürbilek’in Yeniyazı’da yer alıyor olması, dergi adına çok büyük bir zenginlik.
Tekrar atölyeye dönecek olursam, önümüzdeki sayı kutu konusunda dergide hangi yazıları okuyacağız bilmiyorum ama ondan bir sonraki sayının seçimi olan ‘Tüy’ teması, beni şimdiden merakla bekletecek kadar güzel bir seçim.
Sözü atölye ile açtım ama şunu da eklemek isterim. Hüseyin Peker’in geçen yılın şiir kitaplarına dair değerlendirmeleri oldukça kıymetli alıntılar içeriyor. Özel bir klasörde berceste mısralar topluyorum bir süredir. Bir anlamda dize koleksiyonu gibi. Bu arşive alabileceğim oldukça çarpıcı dizeler var Peker’in alıntıladığı kaynaklarda. Merak uyandırıcı bir yazı. İnsanı okumaya heveslendiren…
Ne güzel!..

30 Ekim 2009 Cuma

yeniyazı TÜYAP KİTAP FUARINDA!

yeniyazı TÜYAP Kitap Fuarı'nda 4. Salon 217 numarada sizleri bekliyor olacak. Buradan dergimizin bütün sayılarına ulaşabilirsiniz.

Kitap fuarında görüşmek üzere!

30 Ağustos 2009 Pazar

Akatalpa'daki yeniyazı haberi



SINGIR BAŞKENTTEN BİLDİRİYOR

Ali SINGIR
Meğer insanın yazısının yayımlanması ne tuhaf şeymiş. Herkesin yazımı okuduğunu ve yüzüme anlamlı anlamlı baktığını düşünür gibi olmaktan kendimi alamadım uzun süre. Bu saçma ve sapık bir duygu olsa gerekti ki, doğrusu yazımı kimsenin okumamış olduğuydu. Hatta dergiyi çıkaran muhterem zevatın bile. Nereden çıktı bu derseniz, şundan derim ki, kendilerini e-mail bombardımanına tuttum; yazımı yayımladığınıza göre beğendiniz mi, başka yazmamı ister misiniz, yazdığıma tepki veren oldu mu hiç, ilh, ilh… Çölde fırtınalar esti, dünyanın bir ucunu çekirgeler istila etti, bilmem şu kadar insan doğdu ve şu kadar insan öldü, dergiler, kitaplar, şiirler, hikâyeler, romanlar yayımlandı, seslerin, gürültünün, müzik dedikleri sistemli türlü gürültünün haddi hesabı yok, bana cevap veren yok, ‘kırıldım, küstüm, gücendim’, iyice içime çekildim, üç gün çay ve su içtim, lokma boğazımdan geçmedi, iyi de oldu bir iki kilo verdim, sonraki birkaç gün bildiğimi bulduğumu kör boğazıma tıktım, evde değil ferah ferah yaşamamı, nefes alıp vermemi zorlaştıran gazete, dergi ve kitapları kucak kucak çöplüğe taşıdım.
Ne oldu, bütün çeri çöpü hortumlayıp götüren belediye temizlik görevlileri, benim değerli varağımı taşımaya tenezzül etmediler, eyvah ki eyvah, mahalle sakinleri çöp adam, evinin çer çöpünü sokağa mı taşıdın diye başıma çökecekler diye ödüm koptu, bir şafak vakti, müminler sabah namazı için uyanmadan, benzin döküp hepsini yaksam diye geçirdim içimden, sonra ak pak niyetimi polise anlatamam, mahalleyi kundaklama girişiminden hapsi boylarım diye korktum ve bilin bakalım ne yaptım, nereden bileceksiniz tabii, evden kaçtım.
Çocukluğumun geçtiği başkente geldim, yaz tatili diye kendini Ege-Akdeniz kıyılarına vuran kuzenimin boş evine kapağı attım. Ooh kuzenimin bilgisayarı da elimin altında, birkaç tanıdığa hemen internet üzerinden birkaç mektup döşendim, dergiye de üç beş adet; ıııh, öldür Allah, yanıt yok. Ha, sokağa bıraktığım evrak harmanından türeyen bir gelişme var mıdır diye gazeteleri, haber sitelerini de inceledim birkaç gün boyunca.Sonra dedim ki kendi kendime, işte gözetlenmiyormuşsun, işte dinlenmiyormuşsun, oğlum işte kazınmıyormuşsun, var mısın yok musun kimsenin umurunda değilsin. İçimi kesif bir yokluk duygusu kesti ki kendimi Ankara caddelerine dar attım.
Bir süre sonra bitap bedenimi yeniden kitaplar, dergilerle lebalep dolu, yıllar boyunca başkente her geldiğimde uğramadan duramadığım kitapçıda bulmaz mıyım! Hay Allah, yine ne yapmıştım? Varlığımı yeniden bir nâra mı atmıştım?
Derken kendimi birdenbire yeniden iyi hissetmeye başladığımı, damarlarımın genişlediğini, kanımın rahatlıkla akmaya başladığını, göz karartımın geçtiğini, baş ağrımın dindiğini fark ettim. Bütün şiir, edebiyat, sanat dergilerinin son sayılarını kaldırdım tezgâhtan birer birer; birkaç gün simit ekmekle, çay ve çorbayla idare etme pahasına, birkaç günlük harçlığımı orada bırakıp yeniden yeğenimin evinin yolunu tuttum.
Hızla kaldırdığım dergilerden biri yeniydi, hatta adı da Yeniyazı’ydı. Bütün hepsini bıraktım, baştan sona bunu okudum. Eskiden her dergiden en çok birkaç yazı, birkaç şiir, varsa bir iki hikâye okumakla yetinirken, nasıl olduysa bu Yeniyazı’yı tepeden tırnağa okuyuvermiş ve içinde bulunduğum atmosferi iki günlüğüne unutuvermiştim.
Parmaklarım bilgisayar tuşlarına koşunca anladım ki meğerse ben bu dergiyi, gizli bir emelle, onu tanıtan bir yazı yazar mıyım gibi zavallı bir umutla okumuşum.
Lakin bu defa içimin kararmasına izin vermedim, perdeleri aralayıp içeriye aydınlığı buyur ettim, yaldırı yaldırı yazmaya başladım… Akatalpacılar yayımlamazsa, birkaç dergiye abone olur, onlardan birine yollarım, dedim kendi kendime. Sevgili Büyük Usta Sait Faik, beni affet, senin şu meşhur cümleni sana bırakarak, yazmasam olmayacaktı, dedim…
*
Yeniyazı iki aylık bir “kültür ve edebiyat dergisi”. İlk altı sayısı fanzin olarak çıkmış. Dergiye dönüşen temmuz-ağustos aylarını kapsayan I. sayısı tam 96 sayfa. Bir “Çerçeve” konusu var: Seyhan Erözçelik; bir de “Atölye” konusu: Akvaryum.
Allah Allah, Seyhan Erözçelik’i anladık, iyi de olmuş, ama bu akvaryumun işi ne edebiyat dergisinde demeyin hemen siz de benim gibi; gelecek sayılarda da önce “kambur”, sonra “hamur” konusu işlenecekmiş. Hamur’u ironi anlamındaki humor diye okumayın sakın. Hamur, basbayağı hamur. Una su katılarak ekmek yapılır ya hani.
Hepimiz destek oluruz da inşallah Yeniyazı’nın ömrü vefa eder ve o da bizlere başka “-ur”lu atölyeler hediye eder. Onur-nur, okur-kur… aman Allahım, Türkçemizde “ur”la biten ne çok terim varmış!
Şu geçici gurbetliğim biter de sağ salim şehrimle evime avdet edersem Hececiler kralı eski şair arkadaşıma, ur’lu kafiyelerle uğuldayan, şöyle dört başı mamur, 32 kısım tekmili birden bir destan çattırıp bunu bu genç arkadaşlarımızın dergisine yollayarak esaslı bir katkıda bulunuruz diye geçirdim içimden.
Şaka maka ya yâran, bu dergi vallahi epey kafamı karıştırdı, ama bir taraftan da hoşuma gitti. Demek ki kafaların karışması da iyi şu sıcaklarda, sıcaklığı biraz daha artırıyor, kıvamımıza yaklaşıyoruz. Kıvam gibisi var mıdır?
Hüseyin Meme, Ramazan Parladar, Yavuz Türk, Volkan Hacıoğlu, Cihat Duman, Erkan Irmak, Hüseyin Kaptanoğlu, Bahadır Sürelli, Can H. Türker ve Musa Uysal komutasında, imeceyle yola çıktığı anlaşılan bu seyahatin uzun sürmesini isterim. Ancak bizde âdet şöyledir: Bir süre sonra sapır sapır dökülmeler başlar, biri ikisi zaten işin eksenidir; iş büsbütün onların ya da sonradan peydahlanacak bir iki kişinin omzuna çöker. Böyle birileri çıkmazsa öldür Allah yürümez. Çünkü burası burasıdır. Buraya da haksızlık etmeyelim ama. Muhtemelen dünyada da böyledir bu durumcuk. Ülke ülke gezip istatistik mi tuttuk?
Bunca mugalatadan sonra Yeniyazı’da şiir ve yazıları bulunanların adlarını derç edelim önce şu aziz bilgisayar ekranına, oradan da kâğıda. Şairler: Tozan Alkan, Ahmet Ada, İhsan Topçu, İsmail Cem Doğru. Jean Daive (Çev. Zeynep Oktay), Lâle Müldür (S. Erözçelik dosyası içinde), Seyhan Erözçelik (iktibas), Kaan Koç, Can. H. Türker, Mustafa Berkay Işık, Mehmet Fatih, Ralp Waldo Emerson (Çev. Volkan Hacıoğlu), Gayr-i Mümeyyiz (Akvaryum dosyası içinde), Nurullah Kuzu, Nur İpek Önder, Gökhan Arslan. Yazarlar: Serdar Soydan, Gökhan Arslan, Ramazan Parladar, Şeref Bilsel, Bâki Ayhan T. (son üçü S. Erözçelik dosyasında), Erkan Irmak, Bahadır Sürelli, Ahmet Mithat (iktibas), Musa Uysal, Yavuz Türk, Akın Çınar, Raif Kadıoğlu (son beşi Akvaryum dosyasında), Hüseyin Peker, Hüseyin Alemdar, Cihan Duman.
Hepsi iyi hoş da, şu İki Hüseyin’in ne işi var burada demeyin. Peker ve Alemdar Hüseyinler edebiyat camiasının jokeridir. Nerede bir ihtiyaç hasıl oldu, Hüseyinler hemen oraya damlar, Hızır aleyhisselatü vesselam gibi imdada yetişirler. Büyük Hüseyin yani Peker, dergileri yazacakmış her ay, Küçük Hüseyin yani Alemdar da, dergiye yeni şairler sunacakmış.
Alemdar Hüseyin aynı zamanda sinemacıdır babadan, öyle çıkarırım yazdıklarından, kendisini tanımam etmem, yeni yetenek sunma yeteneğini köreltmemek için yeteneğini biraz böyle değerlendiriyor olmalı.El-hak ki Alemdar’ın dergide sunduğu genç yetenekler de yetenekliler maşallah, iyi şiirler yazmış görünüyorlar. Ben bu şiirden pek anlamasam, yüzyıllar içinden ağlayıp, çağlayıp, dağlayıp, bizi derin daüssılaya bağlayıp gelen Divan Edebiyatından on yıllardır virgül sektirmeden, her zaman aynı nefesleri rikkatle aynı harfler arasında alıp vermeye bilhassa dikkat göstererek ezbere okuduğum şiirlerin üzerine gül koklamamak için şu modern ve postmodern çağ şiirine mesafeli dursam da.
Şimdi ister misiniz ki Akatalpa yöneticileri, aralarında da bolca şair var zaten, şiirden anlamadığımı açıkladığımdan dolayı yazımı çöpe atsınlar. Olmaz demeyin, internette de çöp kutusu var biliyorsunuz. Ama ben de madem şunca yıl sonra böyle haldırı haldırı yazmaya giriştim, artık günümüz şiiri denen laf harmanıyla aramdaki mesafeyi rüzgârda savurmalı, hatta uygun kıvama eriştirip bunu buhar etmeliyim. Bu şiirler bana yürüyüp gelemeyeceğine göre de ben bunların hanelerine ziyarete gitmeliyim.
Aha da bir ilk adım, birden şu dikkatimi çekti ki, affedersiniz, Yeniyazı şairlerinin babalarıyla sorunları var sanki. İlk şair Tozan Alkan da son şair Gökhan Arslan da babalarıyla didişiyorlar ki ne didişme, okumak gerek!
Ayağım yerden kesilmeye başladı, ben bu sularda yüzemem, yâr yâr aman!
Gelecek ay anneleriyle didişen hanım şairlerin bulunduğu bir dergi bulmayı ümit ederek, burada ya da Yeniyazı’da görüşmek üzere, şimdilik bana eyvallah...
Diyecektim ki, eklemeliyim; niye dergileri hep överek tanıttığımı sanıyorsunuz, sempati ağımı genişletmek ve sıkışırsam oralarda da yazmak için elbette…
Yalnız bir övdünüz mü, bir de, hayır sövme dövme değil, nasıl desem, biraz ısıracaksınız. Diyeceksiniz ki dergilerde iktibas, şimdi alıntı diyorlar ya, makbul değildir, sakın ha bunu çoğaltmayasız. Bir başkası da, bir imza bir sayıda ancak bir defa buluna.
Sırası gelmişken, lafı da gediğine koyalım: Bu durum, Akatalpa’nın da baş sorunu, nasıl görmezler! Eyvah ki eyvah, sular iyice kaynayacak, kıvam diye tutturmuşken, ortalık buhara kesecek…
Nasıl desem, hem ön sayfada adınızın baş harfleriyle, yazılar yazacak, hem de içerde açık adınızla şiir kitaplarını sıraya dizeceksiniz: Aktır karadır, aktır karadır…
Derhal ve sırayla, kitapların içine bakmadan, hak geçirmemek için içerdeki şiirleri bile okumadan, birine ak diğerine kara, birine ak diğerine kara, bir ters bir yüz, bir ters bir yüz… deme hakkaniyetini gösterecek bir şiir teştimanı bulunmalıdır bu dergide, Sıngır kulunuzun görüşüne göre.
*
Hamiş: Müjde sevgili okurlarım, yazımı internetten derginin adresine yollamıştım ki hemen aynı gün beni sevindiren, biraz da şaşırtan, bir cevap aldım. Kehkehkeh: Sonunda başardım mı ne?
Üç kişiden dördünün şair sayıldığı güzel ülkemizde, avam yerine konmamak için kimsenin yazı yazmak istemediğini, esasen ikili imzaya da bunun yol açtığını, bu yoklukta benim yazımın da abdurrahman çelebi yerine geçebileceğini, ama tek koşullarının bu ayki yazımın başlığının yukarıdaki başlık olmasını rica ettiklerini yazmışlar.
Doğrusu neden böyle bir istekte, istek de değil dayatmada bulunduklarını anlayamadım ve perişan oldum önce. İçimden geçen ilk duygu, bırak şu yazarlık hayalini, çek kuyruğunu gitsin, şunca yıl yazıp yayımlamadın, neyin eksikti, 30 mektubuna cevap vermiyorlar, 31.’ye de şart koşuyorlar şeklindeydi.Aradan bir iki gün geçince yumuşadım, ben de az kelam etmemiştim arkadaşlara, ayrıca elbet onların da bir bildikleri, belki de uğurları, totem saydıkları davranış biçimleri vardır dedim kendi kendime.
Yahu, ben başkentte misafirim; bildiğiniz gibi aslen İzmirliyim, diyemedim bu yüzden. Sonra, bir meşhur olayım, bu hesaplaşmaları o zaman yaparım, diye geçirdim içimden ve cevap yazdım kendilerine, yayımlayabileceklerini söyledikleri yazımın sonuna da bu uzun hamişi ve kendi şartımı ekledim. (Şu yazıyı yazabilmek için tırmanmadığım duvar kalmamıştı, benim de kendimi biraz ağıra satma hakkım vardı, ayrıca yazımı gerçekte ya çok beğenmişlerdi, çelebi demelerine rağmen; ya da bana ihtiyaçları had safhadaydı.) Nokta virgül ve anlatım bozukluğu yapmışsam bunları düzeltebileceklerini, lakin bunların dışında yazıma dokunmamalarını, hiçbir satırımı kesmemelerini, bilhassa da bu notu olduğu gibi korumalarını rica ettim. Hayd’allah rast getire…
(Akatalpa, Ağustos 2009, Sayı 116, s. 13-14)