5 Mart 2010 Cuma

Her ‘yeni’nin yolu ‘eski’den geçer


28.01.2010 evrensel
aynur uluç


Dördüncü sayısıyla çiçeği burnunda Yeniyazı dergisinin ocak-şubat sayısı, bugünlerde elimde, vapur arkadaşım...
Derginin Atölye ismi verilen bölümünde her sayıda belli bir tema işleniyor. Bu sayıda atölye konusu olarak seçilen ‘Böcek’ teması, bence ilginç bir seçim. Konunun ne olduğunu okuduğumda Kafka’nın böceğinden hareketle olduğunu düşünmüştüm hemen. İlgili yazıların içinde tam da bu konuyu ele alan Nurdan Gürbilek’in imzasını görünce, o yazıyı en sona bırakmaya karar verdim. Atölye yazılarını okumaya başlamadan önce, okuyacaklarım keşke böceğin gerçek figürü üzerinden kurulmuş olmasa da, bu küçük canlıların insanla etkileşimi çizgisinde ve böceğin insan imgeleminde barındığı alana ilişkin yazılar okusam diye içimden geçti. Sonra Kafka’nın Kurt Wolff Yayınevi’ne, Dönüşüm isimli kitabı için kapakta böcek resmi kullanılmaması isteğini içeren yazısını okuyunca, garip bir birliktelik hissi taşıdım kendisiyle.
Atölye bölümü kapsamında okuduğum Tuncay Altınkaya’nın yazısı, düşündüğüm doğrultuda bir yazıydı. Böceği direkt olarak anlatmaktan ziyade, kendi ruh hali içindeki yerinde birleştiriyordu böcek olgusunu. Mehmet Siyah Kalem’in yazısı ise ne yalan söyleyeyim, okumakta zorlandığım ve sıkıldığım bir yazı oldu biçim olarak. Yazılırken de zorlama bir duyguyla üretildiği hissine kapıldım. Gonca Özmen, böcek temasına küçük küçük değiniler yapmış. Ansiklopedi bilgisinin şair dilinden oluşturulmuş birikimi gibiydi okuduklarım. Belli ki, emek verilmiş bir çalışma. Ama insanı bir sonraki kısayı okuma konusunda heveslendirmeyen bir araştırma arşivi yazısı gibi. Doğrusu, beni şaşırtan sürpriz bir bakış yakalayamadım içerikte. Gökhan Aslan’ın, Yönetmen Ümit Elçi’nin ‘Böcek’ isimli sinema filmine dair ince düşünülmüş dikkatli tahlilleri, severek ve ilgiyle okuduğum bir yazı oldu. Atölye’nin en önemli çalışmalarından birisi olmuş. “Böcek” isimli filmi izlemem gerektiğini aklıma yazdım ve bu yorumun, gerek sinemada sembol kullanımı, gerekse filme dair gözlemlerinin değeri bakımından saklanası bir yazı olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin sinemada yaptığı şey, ancak böyle iyi analiz edildiğinde anlamlı oluyor.
Sancar Dalman, gövdesi böceklerle sarmalanmış yaşlı bir ağacın, kaybolan gençliğini yeniden yakalamak istercesine, kurumuş kollarıyla bir kelebeğe uzanışını anlattığı çizimi ile dosyada yer alıyor. Bir edebiyat dergisinde, atölye kapsamında bir konu irdelenirken, içinde konuya ilişkin şiir de mutlaka bulunmalı diyordum ki; karşıma Asaf Halet Çelebi’nin “Şehir” isimli şiiri çıktı. Ve sanırım, bir sonraki atölye teması olarak seçilen ‘Kutu’ fikrinin de doğuş noktasını oluşturuyor olmalı dergi yayın kurulunda. Çünkü önümüzdeki sayı, bu kez de kutu temasıyla tekrar yayımlanabilecek kadar iki çağrışıma da uygun bir şiir, Asaf Halet’in ‘Şehir’i. Bir şiirde iç içe geçmiş iki temayı görünce; ister istemez muhayyilede de birleştirerek kutuda böcekler düşünüyor insan. Ben de bir şiirime, ne tesadüf ki tam da şöyle bir dize ile başlamıştım, onu anımsadım:
‘Kutuya hapis sinek vızıltıları...’
Bu şiirin benden çıkış noktası, Salvador Dali’nin insan bedeninden fırlayan çekmeceleri konu alan bir tablosunu görmemdi. Dali sergisinde neredeyse eskiz gibi duran bu mini çalışma beni çok etkilemişti ve ‘Dallı Budaklı’ ismini verdiğim bir şiir yazmıştım eve döndüğümde. Her gizli çekmecemizde yeni bir sürgün veren dallı böcekli hallerimiz için.
Ve atölye bölümünde finale ayırdığım Gürbilek’in yazısı, biraz önce de söylediğim gibi Kafka’nın ‘Böcek’ini anlamak için Dostoyevski külliyatındaki böcek olgusu ile de zenginleşerek ilerleyen mükemmel bir yazı. Kuramsal deneme tarzıyla kaleme aldığı ayrıntılı değerlendirmelerinden tanıdığımız Nurdan Gürbilek’in Yeniyazı’da yer alıyor olması, dergi adına çok büyük bir zenginlik.
Tekrar atölyeye dönecek olursam, önümüzdeki sayı kutu konusunda dergide hangi yazıları okuyacağız bilmiyorum ama ondan bir sonraki sayının seçimi olan ‘Tüy’ teması, beni şimdiden merakla bekletecek kadar güzel bir seçim.
Sözü atölye ile açtım ama şunu da eklemek isterim. Hüseyin Peker’in geçen yılın şiir kitaplarına dair değerlendirmeleri oldukça kıymetli alıntılar içeriyor. Özel bir klasörde berceste mısralar topluyorum bir süredir. Bir anlamda dize koleksiyonu gibi. Bu arşive alabileceğim oldukça çarpıcı dizeler var Peker’in alıntıladığı kaynaklarda. Merak uyandırıcı bir yazı. İnsanı okumaya heveslendiren…
Ne güzel!..

1 Ocak 2010 Cuma

"Bu Kaydı Doğrusu Nasıl Çözeceğini Merak Ediyorum..."









Fotoğraf: sadibey.com


(fatih özgüven röportajından bir bölüm)


fatih özgüven-başak deniz özdoğan


- Hem kurmaca yazılarınızı hem de diğer yazılarınızı okurken hep aynı hisse kapıldığımı ve yazılarınızın tam da o hissi vermek üzerine kurulu olduğunu fark ettim. Küçük ayrıntılar, anlar, ufak bir çıt sesi, bir bakış, duruş, içimizden bir an geçip sonra sönen istekler, tüm bunlar hep daha büyük anların hem habercisi hem de kurucusu gibi duruyor. Mikroskobik bir bakış var yazılarınızda. Ayrıntılar tüm bir hikâyeyi örüyor. Hikâyelerin kahramanlarını dahi ufak ayrıntılarla tanıyoruz. Bir röportajınızda da, edebiyatın sinemadan ve müzikten ayrılan en önemli yanı bu, diyorsunuz. Ufak bir detaydan bir dünya kuruyorsunuz. Edebiyatın bunu yapabilmesini sağlayan ne sizce? Onu diğer sanatlardan ayrı tutan şey nedir? Bununla bağlantılı olarak sinemanın edebiyata göre daha geniş bir görüye sahip olduğunu ve büyük görüntüyü edebiyata göre daha iyi yansıtan bir sanat olduğunu söylüyorsunuz. Büyük şeyleri anlatmak artık edebiyatın meselesi olmamalı mı sizce?


Hayır, anlatmaya niyetlenen bir edebiyat da var hâlâ. Beni o edebiyat bugün çok fazla etkilemiyor ama. Mesela eskiden sinemanın olmadığı zamanlarda Tolstoy, Stendhal -çok severim Stendhal’ı- gibi adamlar buna niyetleniyorlar ve anlatıyorlardı da tabii. Ama onların da ayrıntıya çok indikleri, ayrıntıda güzel oldukları yerler var. Mesela Anna Karenina’da Levin’le bir kızı birleştirmeye çalışırlar. Onları kaynaşsınlar diye piknik gibi bir şeyde bir araya getirirler. Sohbet ederler ikisi, çiçeklerden bahsederler falan; fakat tam da yakınlaşamazlar. Mesela bu çok güzel bir sahnedir. O koca romandan benim en çok hatırladığım bu. Benim için edebiyatta ilginç olan ayrıntı. Edebiyata düşen en büyük görevin bu olduğunu düşünüyorum ama hani edebiyatın tarihigörevi budur gibi bir şey de demiyorum. Sinemanın ya da müziğin çok yapamadığı bir şey ayrıntı. Yapmaya vakit bulamadığı bir şey. İki-iki buçuk saatlik bir filmde, mesela o Tolstoy’daki gibi küçük bir sahneye vakit ayırmak çok zor ve bunu tadında yapmak lazım. Buna müsaade etmez öyle bir film. Ama edebiyat eder. Ayrıntıları çok severim. Ayrıntılardan bütüne varmak mesele aslında. Yoksa ayrıntıları sırf ayrıntı fetişizmi olsun diye ıncık cıncık anlatmak değil. O tarz edebiyat da var. Mesela Alain Robbe-Grillet ve Yeni Roman gibi örnekler. Onları da severim fakat mesele bir bütüne varmak, bir his, bir duygu durumuysa ya da bir manzaraysa ona varmak, ayrıntıyı bu anlamda kullanıyorum.
Haksızlık etmeyeyim, bir şeyi uzun uzun tasvir etmek kendi başına da güzel bir şeydir.


- Bu belli oluyor zaten. Mesela, Esrarengiz Bay Kartoloğlu’nda Vecit Kartaloğlu’nun dudaklarının inceliğini tasvir edişiniz...

Tam da o özelliğine dikkat etmemişizdir ama o küçük şeyi çıkartıp göz önüne koymak önemli bir iştir. Tabii mesela zayıf ifadeli dudak da insana dair bir şey der. Biri çok güzel ya da yakışıklıdır ama zayıf ifadeli dudakları vardır; bütün güzellik ya da yakışıklılık duygusu kaybolur. Geçen gün Coco Chanel (Yön: Anne Fontaine, 2009) filmini gördüm, Audrey Tautou oynuyordu. Kız gülerken -daha evvel hiç görmemiştim bunu ve güzel de bulmam o kızı- dudağı hafifçe yukarı doğru kıvrılıyor, çok güzel. Bütün filmi buna dikkat ederek seyrettim.


- Tam bununla ilgili, “Akıllı Şey”de “insanları asıl görüşümüz ikinci görüşümüzdür” diyorsunuz. Yerüstünden Notlar’a da Oscar Wilde’dan bir alıntıyla başlıyorsunuz: “Ancak sığ insanlar, dış görünüşe bakarak karar vermezler.”


İkinci görüşümüzde karşımızdaki kişi normalleşir. İnsanların kendilerini nasıl sunmak istedikleri birinci görüşte söz konusudur. İnandığım bir şey o. Mesela Karen Blixen’in şu lafı: “En derin şey yüzeylerdir.” Gemilere sesleniyor: “Ne mutlu size ki yüzeylerde yaşıyorsunuz, asıl derinlik yüzeylerdedir.” Evet, yüzey çok detaylı bir şey. Derine dair çok şey anlatan bir şey bana kalırsa.




(Söyleşinin tamamını yeniyazı'nın 4. sayısında bulabilirsiniz.)

4. sayının kapak konusu hakkında




Franz Kafka'nın, Dönüşüm romanının ilk baskısının kapağı olan bu resim, Ottomar Starke tarafından çizilmiştir. Kafka, romanını Kurt Wolff Yayınevi'ne gönderdikten sonra kapak resmiyle ilgili şöyle bir ricada bulunur:


Prag, 25 Ekim 1915


Son mektubunuzda bana, Ottomar Starke'nin Dönüşüm için bir kapak resmi hazırlayacağını yazmışsınız. Bunu okuyunca küçük, ama sanatçıyı 'Napoléon'dan tanıdığım kadarıyla, herhalde çok gereksiz bir korku uyandı içimde. Yani Starke gerçekten bir kitap resimleyicisi olduğundan, doğrudan böceğin resmini yapmaya kalkışabilir gibi geldi bana. Sakın yapmasın böyle bir şey, lütfen! Niyetim, böylece onun yetki alanını kısıtlamak değil, öyküyü doğal olarak daha iyi bildiğim için, kendisinden yalnızca bir ricada bulunuyorum. Böceğin resmi yapılamaz. Dahası, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyet yoksa eğer ve dolayısıyla isteğim de gülünç kaçıyorsa- daha iyi. Ricamı iletir ve desteklerseniz, size müteşekkir kalırım. Resimleme için benim önerilerde bulunmama izin verilseydi eğer, o zaman anneyi, babayı ve Müdür Bey'i kapalı kapının önünde gösteren, veya daha da iyisi, anneyi, babayı ve kız kardeşi aydınlık odada, yandaki karanlık odada açılan kapıyı da açık dururken gösteren sahneleri seçerdim.



(Kaynak: Dönüşüm, çev: Ahmet Cemal, Can Yayınları, 2008, s. 97-98. “Kafka’dan Kurt Wolff Yayınevi’ne”)

4.sayıda neler var?



yeniyazı'nın 4. sayı "Çerçeve" konuğu Fatih Özgüven'di. Fatih Özgüven'le Başak Deniz Özdoğan sohbet etti; Ümit Ünal, Emre Ayvaz, Yeşim Tabak ve Fulya Çimen, Fatih Özgüven hakkında yazdı .

yeniyazı'nın atölyesini bu sayıda böcekler sardı... Nurdan Gürbilek, Kafka'nın böceği üzerine yazdı; Gökhan Arslan, Ümit Elçi'nin Böcek filminden bahsetti; Gonca Özmen bir böcekleme söyledi. Tuncay Altınkaya ve Mehmet Siyah Kalem böcekten mülhem birer öykü yazdı ve Sancar Dalman çizdi.

Bu sayıda yeniyazı'ya şiirler aktı... Cahit Koytak, Hüseyin Peker, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Köse, Serkan Türk, Halil İbrahim Özbay, Hüseyin Kaptaoğlu'nun şiirlerini ve Danyal Nacarlı çevirisiyle Ernst Stadler'ın ve Galip Gerçek çevirisiyle de Andrey Andreyeviç Voznesenski'nin bir şiirini bulabilirsiniz.

4. sayının sürprizi kuşkusuz Ece Ayhan'ın yayınlanmamış iki mektubu oldu. Ece Ayhan'ın mektupları üzerine, şairin sıkı dostu Ülkü Başsoy bir yazı yazdı.

yeniyazı'nın 4. sayısında Erkan Irmak'ın Anayurt Oteli hakkındaki ve Adnan Algın'ın Asaf Halet Çelebi hakkındaki denemelerini, Yavuz Ekinci'nin öyküsünü ve her sayıda olduğu gibi bu sayıda da Hüseyin Peker ile Hüseyim Alemdar'ın yazılarını bulabilirsiniz.


Keyifli okumalar ve mutlu yıllar!

yeniyazı'nın 4. sayısı kitapçılarda!


29 Aralık 2009 Salı

Kısmet

Yeni bir yıla girdiğimiz şu günlerde hiçbirimiz bir sonraki yılın olup olmayacağını, hangimizin kısmetine nelerin ya da kimlerin düşeceğini bilmiyoruz. Anılar ve hayaller arasına sıkışmış ‘şu an’ tek sermayemiz. yeniyazı,
okurlarının ‘şimdiki zaman’larını dergiye ayırmış olmalarından mutlu. Okumak, okunmak, edebiyata katkıda bulunmak, dergideki arkadaşlarımızla mesai paylaşmak bizi güçlendiriyor.
Okumakta olduğunuz dördüncü sayı ve diğer tüm sayılar çeşitli disiplinlerden gelmiş, beslenmiş yayın kurulumuzun hem maddi hem de manevi katkılarıyla hazırlanmıştır. Dergiyi hep birlikte yayına hazırlıyor olmanın sadece olumlu yönlerini görüyor ve egolarımıza takılmadan işimizi yapmaya çalışıyoruz.
Daha önce de ‘vurgulu’ biçimde belirttiğimiz gibi okurlarımızın olumlu/olumsuz eleştirilerine şiddetle ihtiyaç duyuyoruz.
Çerçevemize bu kez de öyküleri, sinema yazıları ve çevirileriyle tanınan Fatih Özgüven’i konuk ettik. Söyleşide Başak Deniz Özdoğan’ın sorularını yanıtlayan Özgüven’e samimiyeti için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Özgüven hakkında yazılan metinleri de zevkle okuyacağınıza inanıyoruz. Çerçeve bölümümüze dair pek çok olumlu eleştiri alıyoruz okurlarımızdan. Bu bölümde yayımlanan kapsamlı söyleşileri belki ilerki günlerde güzel bir kitap haline getirebiliriz.
Bu sayının Atölye konusu “böcek”. Dergimizin ilgili sayfalarında, yine bir izlek etrafında dolaşan ilginç metinler okuyacaksınız. Dördüncü sayımızda bizi en çok heyecanlandıran ise Ece Ayhan’ın iki adet mektubuna ulaşmış olmamız. Bu mektupları bize ulaştıran ve dahası Ece Ayhan’la olan sıkı dostluklarını yine ‘sıkı’ bir metinle kaleme alan Ülkü Başsoy’a çok teşekkür ediyoruz.
Beşinci sayımızda Çerçeve konuğumuz Ülkü Tamer olacak; atölyede ise “kutu” üzerinde duracağız.
Altıncı sayımızın Çerçeve konuğu Orhan Koçak; atölyede ise “tüy” irdelenecek.
Son olarak: Yıl bitmeye yakın, kayıplarımız da arttı. Yılı karamsar biçimde kapattık: Zeki Ökten, Ahmet Uluçay, Ali Kaygun, Cüneyt Gökçer ve Selma Ağabeyoğlu’nu kaybettik...
Yazışmak üzere…

30 Ekim 2009 Cuma

“Karamsarlık, Metinlerimden Okurun Çıkardığı Bir Sonuç; Evet, Sonuçlardan Biri Ama İlki ve Tek Değil.”

(Ayfer Tunç röportajından bir bölüm)

ayfer tunç-yavuz türk

- Sizin kuşağınız genel olarak daha yenilikçi ve deneysel bir edebiyatın izini sürmüştü. Sizde bu etki daha az gibi görünüyor. “Fehime”, “Kırmızı Azap” gibi deneysel örnekler dışında çoğunlukla klasik üslupta yazmak ve düşünmek için kuruyorsunuz öykülerinizi. Bir yerde de, “geleneği reddetmek” diye bir derdinizin baştan beri olmadığını belirtiyorsunuz. Sizde gelenekçi yön, çağdaşlarınıza göre daha güçlü; ancak bugün yazılanla da bağınızı koparmıyorsunuz. Ben kendi adıma, geçmişe olan tutkunuzla ilişkilendireceğim bu özelliğinizi. Bir yazar geçmişi, geleneği nasıl okumalı sizce?

Önce şunu soralım: Deneysel edebiyat deyince ne anlıyoruz? Biçimsel olarak klasik üslubun dışına çıkmış metinlerden mi söz ediyoruz sadece? Yoksa bazı yazarların deney amaçlı olarak alkol, ilaç ya da uyuşturucu etkisi altında kaleme aldıkları metinlerden mi? Örneğin Henri Michaux doktor kontrolünde aldığı ilacın etkisinde yazarak böyle bir deney yapmıştı, ki bana kalırsa bu, kelimenin tam anlamıyla “deneysel edebiyat”tır. Ya da yazarların (bence hüner kapsamında değerlendirilmesi gereken) bir hedef koyarak yazdığı metinlere mi deneysel demeliyiz? George Perec’in hiç “e” harfi kullanmadan yazdığı Kayboluş adlı romanı gibi. Modernist metinlerden mi, avangart metinlerden mi, postmodern metinlerden mi söz ediyoruz? “Fehime” ve “Kırmızı Azap”ı yenilikçi olarak niteliyorsunuz, bence değil, çünkü her ikisi de daha önce kullanılmış olduğu için yeni olma niteliğini kaybetmiş tekniklerle yazılmış metinler. Her ikisinde de kullandığım tekniklerin mucidi değilim, Türk edebiyatında ilk kullanan da ben değilim. Tutunamayanlar’ın noktalama işaretleri bulunmayan o kocaman bölümünü hatırlayalım. Ya da metnin, bir metin olarak doğuşunun bilincinde olduğunu ortaya koyan ve “Kırmızı Azap”tan önce yazılmış çok sayıda metin var edebiyatımızda. Çerçeveyi deneysel değil yenilikçilik olarak tarif edersek yine aynı şeyi söylemek mümkün. Yeniliğin değeri yıpranmamışlıkla birlikte algılanır. Yıpranmış yenilik standartlaşmıştır ve yenilik olmaktan çıkmıştır. Örneğin Laurence Stern’in Tristram Shandy adlı romanını ele alalım, asıl yeni odur. Postmodern edebiyattan çok uzun yıllar önce, 18. yüzyılda yazılmış bir postmodern roman. Ya da Haldun Taner’in Ayışığında Çalışkur adlı yapıtı. Yapısı itibariyle kolayca “roman” diyemediğim bu kitap yanlış hatırlamıyorsam 1955’te yayımlandığında, Türkçede postmodern sözcüğü telaffuz bile edilmiyordu. Kendi yazdıklarımdan ör nek verecek olursam, içerik ve anlam bakımından yenilikçi sayılabilecek metnimin “Suzan Defter” olduğu kanısındayım. En azından yenilikçi bir amaç taşır, “kaç anlatıcı varsa o kadar gerçek vardır” cümlesiyle özetleyebileceğim bu ontolojik amaç, metnin biçimini de belirler. Kısacası “deneysel” ya da “yenilikçi” nitelemesini o kadar da kolayca yapamayacağımızı vurgulamak istiyorum. Ama klasik üslup derken, tanım konusunda tam bir uzlaşma sağlayamasak da, aşağı yukarı ne kastettiğimizi biliyoruz aslında. Ben anladığımı söyleyeyim: Tahkiyenin hükümranlığı. Tahkiye klasik üslubun
tamamı değildir, ama unsurlarından biridir. Evet, Mağara Arkadaşları ve Aziz Bey Hadisesi’nin içerdiği öyküler, tahkiyeyi esas alan bir yapıda kurulduğu ve zaman çizgisi düz bir biçimde aktığı için klasik üslup çağrışımı yapabilir, ama Taş-Kâğıt-Makas ve Evvelotel gerek kitap bütünlükleri, gerek öykülerin inşa özellikleri açısından gelenekle kolayca ilişkilendirilen klasik üsluptan kopma sürecimi gösteriyor. Öte yandan okurda “gelenek” çağrışımı yapan şeyin geçmişle olan bağım değil, tahkiyeyi öne çıkarmam, bütünlüklü bir hikâye anlatma kaygım olduğu kanısındayım. Peki, benim için “edebi gelenek” ne anlama gelir? Bence gerek bir yazarda, gerek bir dilin edebiyatında zuhur eden yenilik birdenbire ortaya çıkmaz, mayasını kendinden öncekilerde taşıyordur, gelenek dediğimiz şey de bu mayanın ta kendisidir. Edebiyat zaman dışı yaşayan, bağımsız bir organizma değildir; tarihle, sosyal yapıyla, hayatta yaşanan her türlü değişimle sıkı bir ilişkisi vardır. Ferit Edgü, Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık” cümlesine göndermeyle, bizim de Sait Faik’in paltosundan çıktığımızı söyler. Doğrudur. Ben buna bir ekleme yapabilirim. Benim kuşağımın yazarlarının çoğunda Tanpınar’dan Oğuz Atay’a, ondan da bize geçen, bizim de bizden sonrakilere ister istemez aktaracağımız bir tür DNA var. Bu kimlik kartı Tanpınar’dan benim kuşağıma gelirken dönüşmüş, değişmiş, benden sonra da değişim devam edecek. Tanpınar’a da kendinden önceki kuşaklardan miras kalan bu DNA aktarımına, ben “gelenek” diyorum. Bu nedenle geleneği reddetmek gibi bir kaygım olmadı, çünkü kendimden önceki kuşaklarla bu kadar kuvvetli bir organik bağ kurduktan sonra geleneği reddetmem mümkün değil. Tıpkı fiziksel-biyolojik olarak atalarımdan bana miras kalan genleri taşıdığımı inkâr edemeyeceğim gibi.

(Söyleşinin tamamına yeniyazı'nın 3. sayısından ulaşabilirsiniz)

yeniyazı TÜYAP KİTAP FUARINDA!

yeniyazı TÜYAP Kitap Fuarı'nda 4. Salon 217 numarada sizleri bekliyor olacak. Buradan dergimizin bütün sayılarına ulaşabilirsiniz.

Kitap fuarında görüşmek üzere!

yeniyazı'nın 3. sayısının kapak konusu hakkında


Dergimizin kapağında yer alan bu fotoğraf, Çek yönetmen Jan Svankmajer'in 1982 yapımı Moznosti dialogu (Dimensions of Dialogue) adlı filminden bir kare. Üç bölümden oluşan bu kısa filmin, kapak konusu yaptığımız ikinci bölümünde kilden yapılmış bir çiftin tutkuyla başlayan ilişkilerini ve bu romantik ilişkinin sona erişine dek geçen süreci izlemek mümkün.

Svankmajer'in kil animasyonları, dosya konumuz üzerine düşünürken ilham verici oldular.
Moznosti dialogu'nun ikinci bölümünün youtube'ta yer alan videosu da burada. İzlemeniz şiddetle önerilir!




Niyet

Üçüncü sayı, geriye dönüp alınan yola bakmak için çok erken bir durak, belki bir durak bile değil henüz, sadece iyi niyetle ve amatörce atılmış ilk iki adımın izleri var ardımızda. Buna karşın, derginin fanzin olarak çıkan hacimce daha küçük ilk somutlaşmaları ve ardından (yeni) yeniyazı’yı nasıl bir dergi olarak hayal ettiğimizi konuştuğumuz günden bu yana geçirdiğimiz aylar boyunca hissettiğimiz heyecanı hâlâ aynı kuvvetiyle yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Belki hatırlatmakta fayda var: yeniyazı, bir şahıs ya da türdeş zihinlerden oluşmuş aynı “görüş”ten yola çıkmış bir dergi değil. Bir editörü ya da genel yayın yönetmeni ya da son sözü söylemekle yetkili bir büyük “ağabeyi/ablası”, -herkesin aklından geçenleri önemsemekle beraber- “akıl hocası” yok yeniyazı’nın. Dolayısıyla, derginin maddi ve manevi bütün sorumluluğu birbirine dostlukla bağlı, birbirinden farklı ama birbirini dinlemeye her zaman hazır bulunan, edebiyatı anlamaya, öğrenmeye çalışan, çok okuyan, çok soran yayın kurulunun omzunda ve yaşatmaya
çalıştığımız en önemli ayırt edici özelliklerinden biri de bu yeniyazı’nın.

Ne denli başarılı olduğu farklı bir tartışma olsa da, yeniyazı’nın ilk iki sayısında yapmak istediklerimizin çoğunu kâğıt üstünde gördüğümüz için mutluyuz. Bir dergi çıkarmanın bütün zorlukları bir yana, nasıl da keyifli bir şey olduğunu bir kısmımız ilk kez tadıyor bir kısmımız da yeniden tadına varıyor. Şimdilik yeniyazı yayın kurulu olarak verebileceğimiz tek söz, her sayımızın bir öncekinden daha iyi olması için gayret göstereceğimiz ve bunu yaparken kapılarımızı her türden öneriye, fikre, yazıya ve eleştiriye açık tutmayı sürdüreceğimizdir.

Bu sayıdaki “çerçeve” yazarımız Ayfer Tunç’la kapsamlı bir söyleşi yapmaya çalıştık. Ayfer Tunç, bize ve okurlarına bir sürpriz yaparak yazmakta olduğu romandan bir parça verdi. Kendisine bir kez daha teşekkür ederiz. “Atölye” konumuz ise “hamur”. Umuyoruz okuyanlar için hem eğlenceli hem de akılda kalıcı şeyler yapabilmişizdir.

Dördüncü sayımızda “çerçeve”de Fatih Özgüven, “atölye”de ise “böcek” yer alacak. Beşinci sayımızı ise şimdiden duyuralım: “Çerçeve” bölümümüzde ilgili sayfalarımızı Ülkü Tamer’e ayırırken, “atölye” konumuz ise “kutu” olacak.

Her iki bölümümüz ve bu bölümlerin dışındaki sayfalarımız için yazılarınızı ya da eleştiri ve önerilerinizi paylaşmak için e-posta adresimiz, yeniyazi@gmail.com. yeniyazı ile ilgili gazete, dergi veya internet sitelerinde çıkan yazıları ve değinileri www.yeniyazi.blogspot.com adlı sitemize koyuyoruz. Ayrıca, önceki sayılarımızda
yer alan metinlerden bazı bölümler, yeni sayılarımızın içerikleri ve dergimizde yer verme fırsatı bulamadığımız kimi duyuru ya da haberleri de bu adreste paylaşıyoruz.

Son bir haber: yeniyazı 31 Ekim-8 Kasım tarihleri arasında 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda 4. salon 217 no.lu standda.

İyi okumalar...

27 Ekim 2009 Salı

yeniyazı'nın 3. sayısı çıktı!


Bu sayıda neler var acaba?

yeniyazı'nın bu sayıda "Çerçeve" konusu Ayfer Tunç'tu. Yavuz Türk, Ayfer Tunç'la söyleşti; Cem Akaş, Jale Sancak ve Reyhan Yıldırım, Ayfer Tunç üzerine yazdı. Ayrıca Ayfer Tunç, üzerinde çalıştığı kitabından, daha önce hiç yayınlanmamış bir parçayı bizimle paylaştı.

yeniyazı bu sayıda "Atölye" konusunu "hamur" olarak belirlemişti. Mario Levi hamursuz bayramını anlattı, Nazan Maksudyan annesinin nefis paskalya çöreği tarifini de anlatan bir yazı yazdı, Yiğit Kocagöz hamur animasyonlardan bahsetti, Yaver Umman rüyada hamur görmek üzerine yazdı, Raif Kadıoğlu da şiir ile hamuru bir araya getiren bir deneme yazdı ve Sancar Dalman resimlere hamurdan şekiller verdi.

yeniyazı'nın 3. sayısı için Metin Fındıkçı Adonis'ten ve Zeynep Oktay da Andrée Chedid'den şiir çevirdi.

yeniyazı'nın bu sayısında yine bir sürü şiir var. küçük iskender, Veysi Erdoğan, Yavuz Türk, Gökhan Arslan, Celal Şakar, Halil Güler, Abdurrahman Şenel, Öktem Tepe ve Yunus Bülbül bizimle şiirlerini paylaştılar.

yeniyazı'nın bu sayısı için Ulus Fatih ve Ercan Y. Yılmaz birer öykü yazdılar.

yeniyazı'nın bu sayısında Ramazan Parladar'ın Kavafis'le ilgili denemesini, Bahadır Sürelli'nin Osmanlı şairleriyle ilgili yazısını, Zeynep Arıkan'ın Benim Adım Kırmızı üzerine yazdığı denemesini, Gökhan Arslan'ın Karakalem dergisi üzerine yazdığı eleştiriyi ve Mustafa Günay'ın Ahmet Ada ile ilgili yazısını bulabilirsiniz.

yeniyazı'nın bu sayısında her sayıda olduğu gibi Hüseyin Peker şiir gündemine dair tespitlerde bulundu ve Hüseyin Alemdar da genç şairler üzerine yazdı.